


|
Hollywood’da Sosyalizm Esintisi ve Karalisteleme
Sosyalizmin geniş kitlelere hitap eden ve gişe getiren Amerikan filmlerine konu olması çok nadir rastlanılan bir durumdur. 1917 Bolşevik Devrimi’ni farklı bakış açılarından inceleyen Doktor Zhivago ve Reds bu konuda istisna yaratan filmlerden ikisi. Bunu göz önüne alarak Amerikan sinemasının, bu devrimin ardından ABD’de oluşan anti-sosyalist ortamdan nasıl etkilendiğini incelemek yerinde olur.

Amerikan sinemasında sol kanat olan yazar, oyuncu, yönetmen ve yapımcılar özellikle 1940-50’lerde çoğunlukla kara listeye alınmıştı. FBI’dan toplumdaki aşırı sağ elementlere, resmi liberalizmden Hollywood yöneticilerine kadar herkes bunun sağlanmasında belirli bir rol oynadı. Bu durum sadece Amerikan sinemasında değil, genel olarak Amerikan toplumu ve kültüründe de uzun vadeli etkiler bıraktı. Bunu takip eden yıllarda da anti-komünizm popülerliğini kaybetmedi, demokratik kurumlar ‘totalitarizm’ karşısında övülmeye devam edildi. Film endüstrisindeki Komünist Parti üyeleri Sovyet gizli polisinin ajanları muamelesi gördüler. Böyle bir ortamda Amerikan sanatçı ve entelektüellerde sosyalizm korkusu oluşması belki de kaçınılmazdı. Sonuçta ABD’de 20.y.y’ın büyük çoğunluğunun anti-sosyalist sloganlar üzerine kurulmuş bir dış politika ile geçtiği ve baskın medyanın bu dış politikayı her gün halka tekrarladığı bilinen bir gerçek.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ilginçtir ki çoğunluğu Yahudi olan film stüdyosu yöneticilerinin Alman ve İtalyan faşist rejimleriyle ticari kaygılar nedeniyle iyi ilişkiler yürüttüğünü görüyoruz. Amerikan elitlerinin komünizmi sözde despotluğuna karşı koymaktan ziyade, kendi çıkarları adına dışladıklarını gösteren pek çok örnek var.
Senaristler ise ABD film endüstrisi içinde sol kanat elementlerini en ısrarla barındıran gruptu. Bugün hala var olan Senaristler Derneği 1933’te kurulmuştu ve üyelerinin birçoğu aynı zamanda Komünist Partisi’nin üyesiydi. Bu da birliğin pek çok üyesinin kariyerinin önünün işverenler tarafından tıkanmasına yol açıyordu. 1940’lı yıllarda Warner Brothers şirketine karşı çok sayıda solcu grev yapıldı ama dernek 1941’e kadar resmi olarak tanınmadı. 1947’de ise HUAC (House Un-American Activities Comittee), dernekle bağlantısı olan senarist ve yönetmenleri bizzat soruşturma altına alarak; “Hollywood Ten” adı altında bir yasaklılar listesi oluşturdu. 1950’den sonra bu kara listelemeden oyuncular, yapımcılar, şarkıcılar, gazeteci ve yazarlar da nasibini aldı. Bu soruşturma sırasında film stüdyolarının çoğu anti-Sovyet ve anti-komünist propaganda filmleri desteklemeye özen gösterdi.
1957’den günümüze kadar kara listeleme yavaş yavaş etkisini yitirmeye başladı ve bu süreçte solcu aktivist John Henry Faulk’un çabaları büyük rol oynadı. Bu dönemin en çok yankı uyandıran Amerikan filmi olarak ise Spartacus tarihe geçti.
Doctor Zhivago / Reds

En çekişmeli bu dönemin hemen ardından 1958’de Sovyet vatandaşı Boris Pasternak tarafından yazılmış aynı adlı romandan uyarlanan 1965 yapımı Doktor Zhivago, verdiği mesajlar ile ne o dönemde ne de günümüzde sol görüşlü izleyicileri tam anlamıyla tatmin edebilmiştir. ABD’de inanılmaz güzel eleştiriler toplayan ve pek çok ödüle laik görülen bu filmi politikten ziyade bir aşk filmi olarak değerlendirmek daha yerinde olur. Gone With the Wind’in çizdiği yolu takip edercesine film, ön planda sunulan güçlü aşkın arka planına siyasi elementler serpiştiriyor. Filmin kimi zaman pembe dizileri hatırlatan senaryosundan çok oyuncularına ve sinematografiye sırtını dayadığı açık. Yönetmen David Lean, senariste kitabı adapte ederken politik boyutunu daraltmasını isteyerek filmin kitaba göre daha romantizm ağırlıklı kalmasına neden olmuş.
Çar iktidarı altında sefalet ve güçlük içinde yaşayan halk, protestolara katılan öğrenci toplulukları devrim öncesi atmosferi gözler önüne sermek için kullanılmış. Filmde devrimin halkın rızası dışında veya tepeden inme olduğu ima edilmiyor. Doktor Zhivago devrim sonrası dönem de dâhil olmak üzere geniş bir zaman dilimini içine aldığından, filmin ikinci yarısında sosyalizmin pratiğe uygulanışı incelenmeye başlanıyor. İşçinin devleti ve halkın yönetiminin hayalini kuran devrimciler hayal kırıklığına uğramış bir şekilde yansıtılıyor. Sıradan vatandaşın özgürlüğünü ve gündelik yaşamdaki alışkanlıklarını kaybettiği bir rejim izliyoruz. O derece ki komünist rejim ve iç savaş, başkarakterlerimiz Zhivago ve Lara’nın ilişkisini imkânsız/yasak aşk yapma yolunda bir malzeme olarak da kullanılabiliyor, beraberinde getirdikleri yaşam koşulları ikilinin arasına yeni mesafeler ve insanlar koyuyor.
Ülkedeki siyasi değişimlerin Zhivago’nun sanatına veya Lara’nın özel yaşamına nasıl yansıdığını vurgularken yazar tarihin ne kadar sübjektif olabileceğine dikkat çekmek istemiş olabilir. Filmin benzerlerinden en belirgin farkı, sosyalist rejimin bir halk ya da şehir üzerindeki etkileri yerine “birey”in yaşamından götürdükleri etrafında şekillenmesi. Bireyin özgürlüğüne ve özel yaşama verilen önem filme gelen iyi ve kötü eleştirilerin kaynaklarının siyasi duruşu hakkında bize fikir verebilir.
Her şey bir yana Doctor Zhivago’nun vizyona giriş tarihini göz önünde bulundurursak, sinematografisiyle Amerikan sinemasında çok önemli bir yere sahip olduğu tartışılamaz. Rusya topraklarında geçen çoğu sahne İspanya ve Kanada’da çekilmiş olsa da, kar ve kışı bu kadar görkemli bir şekilde kullanan bir film daha zor bulunur. Setler ve kostümler de çekimleri tamamlayıcı nitelikte. Doctor Zhivago başından sonuna kadar seyircisini görsel olarak soktuğu estetik yolculuğa devam ettiriyor. Bu sırada her görüşün beklentilerini karşılamasa da en azından insanları dönemin oluşturduğu şartlar hakkında düşündürmeye yöneltiyor. Tarihi tüm gerçekliğiyle yansıtmadığı ve seçicilik yaptığı rahatlıkla söylenebilir ama politik duruşa sahip olmayan bir film bulmanın ihtimali zaten zayıftır. Yine de insan Bolşevik destekleyicisi bir yaklaşım ile kişisel duygular üzerine kurulu bir tarih anlatımının arasında bir orta yola varılıp varılamayacağını merak ediyor. Zaman ve mekânla sınırlı kalmadan, bu kadar çok hayatı eklemiş bir tarihi sürecin tüm dinamiklerini anlamaya çalışmadan; illa haklı çıkarmak, yüceleştirmek veya şeytanlaştırmak mı gereklidir?
1981 yapımı Warren Beatty’nin yönetip başrolünde oynadığı ve senaryosunu Trevor Grifitths ile ortaklaşa yazdığı Reds ise, öncelikle çekildiği tarih çerçevesinde düşünülmelidir. Soğuk savaşın devam ettiği, Berlin duvarının hala sapasağlam ayakta durduğu ve en önemlisi ABD’de muhafazakâr Reagan hükümetinin başa geldiği 1980lere girerken Reds insanları bambaşka bir döneme götürüyordu. Film 1887-1922 yılları arasında yaşamış ve hala Oregon eyaletinin en ünlü yerlilerinden biri olarak tanınan Jack Reed’in gerçek hikâyesini konu alıyordu. Amerikalı bir gazeteci, şair ve komünist aktivist olan Jack Reed, Bolşevik Devrimi’ne Rusya’da bizzat tanık olmasıyla ünlendi. Hayat partneri Louise Bryant ile Portland’da tanışmış, onunla beraber New York’ta entelektüellerin mekân edindiği Greenwich’te yaşamaya başlamıştı. Reds de Doktor Zhivago’da olduğu gibi, yıllar, mesafeler ve üçüncü kişilere rağmen birlikte olmak için savaşan iki insanın ilişkisini hikâyesinin zemini olarak kullanıyor. Jack Reed ve Louise Bryant, hayatlarını inandıkları fikirlere adayarak yaşamış ve siyasetle içli dışlı gerçek iki insan olduğu için Reds politikayla romantizmi çok daha iç içe işliyor. Zamanı geliyor, özel yaşamları ile siyasi amaçlarının arasındaki çizgi karakterlerin kendisi için bile bulanıklaşıyor.
Jack Reed’in Harvard’dan mezun olup, politikayla ilgilenmeye başladığı andan itibaren niyeti sosyalizmin ruhu ve idealizmini ABD’ye taşımak olmuştu. Hem Zhivago hem de Reed sanatsal eğilimleri olan ve düşündüklerini şiir yazarak dile getirmekten hoşlanan iki karakter. Siyasi tavırlarına baktığımızda ise, Reed’in Zhivago’ya göre bariz bir şekilde daha aktif olduğunu görüyoruz. Zhivago da Reed gibi hümanist ve idealist, ancak hem Çar’ın hem de Bolşevik’lerin iktidarının ardından hissettiği yorgunluk ve hayal kırıklığı pes edip kendi kabuğuna çekilmesine yol açıyor. Jack Reed, dur durak bilmeden inandığı fikirlerin peşini kovalarken sevdiği insanlarla ilişkilerinde hasar açmayı bile göze alabiliyor. Zhivago ise etrafındakilere mesleğiyle mümkün olduğu kadar yardım etmeye çabalasa da, siyasetten genelde uzak durmaya özen gösteriyor. Reed devrimde yer alabilmek için bin bir zorlukla ABD’den Rusya’ya giderken, Rusya’da yaşayan Doktor’un ailesinin güvenliği için olaylardan uzak ıssız bir yere taşınması iki karakterin arasındaki kontrastı tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.
Reds’de yer alan diğer dominant karakterler Marxist ve anarşist düşünceleriyle tanınan feminist gazeteci yazar Louise Bryant, anarko-komünist yazar Emma Goldman ve realist oyun yazarı Eugene O’Neill olunca film kimi zaman örtüşen kimi zamansa çakışan siyasi görüşlerin geçidi haline gelmiş. Film boyunca zeki diyalogların hâkim olduğu tartışmalar, dönemin toplumsal problemleri için düşünülen değişik kaynaktan çıkma çözümleri bugün bizim de değerlendirmemize sunmuş oluyor. Doğum kontrolü ve kürtaj, evlilik ve karşı cinse bağlılık, feminizmin ünlü kamusal ve özel alan tartışması, devrim ve reform farklı bakışlardan değinilen konulardan bazıları.
Doktor Zhivago’nun Lara’sı Rusya’da yaşayan kadınlar hakkındaki genellemelere uyacak bir şekilde narin, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan ama bu süreçte erkeklerin taciziyle ve onu sahiplenmeye çalışmasıyla baş eden bir kadın portresi çiziyor. Lara’nın Louise Bryant yanında zayıf bir kadın olarak gözüktüğünü iddia etmek haksızlık olur çünkü iç savaş ortamında önce hemşirelik yapması, sonra da kendisine ve kızına bakma çabası o dönem için oldukça etkileyici. Öte yandan radikal feminist tutumu, “free love” anlayışı ve kendisini hep daha iyiye ulaşmak için itmesiyle Bryant, bugün hala ilham vericiliğini koruyan bir kadın örneği.
Rus bir yazarın elinden çıkan Doctor Zhivago’nun, sosyalizm sempatizanı olmayan Amerikan duruşunu gerçek deneyimleri yansıttığı iddiasıyla meşrulaştırmaya çalıştığı söylenir. Warren Beatty ise eskiden beri siyasi görüşlerini çekinmeden ortaya koymasıyla bilinirdi zaten, Reds’in izlenilirliğini arttırmak için tanıdık ve yetenekli oyuncuların yardımına başvurması da filmde şikâyet edilecek bir durum yaratmamış. Komünizm karşıtlığı ve korkusunun en baskın olduğu Reagan döneminde, en açık şekilde sosyalist olduğunu beyan eden Amerikalı Jack Reed’in hayatını anlatan bir filmle Hollywood’un yegâne temsilcisi Akademi Ödülleri tarafından tanınmak kayda değer bir başarıdır. Ya da filmin aday gösterilmesini sağlayanların, kendi açık fikirliliklerini kanıtlama ve başka eksiklerini kapama çabasıdır.
Reds ile sosyalist bir devrime sonuna kadar inanan, hatta umut ve heyecanla kucaklayan karakterlerle tanışıyoruz. Jack Reed’in “Dünyayı Sarsan On Gün” adlı kitabını okuyan Lenin’in kendisi hakkındaki iyi izlenimlerini açıkça dile getirmesinden bile, ikisinin de sosyalist bir rejimden benzer beklentileri olduğunu anlayabiliriz. Reed’in 1922’de vefat ettiğini ve bununla hikâyenin son bulduğunu düşünürsek, filmde sosyalizm eleştirisine yer kalmayışı şaşırtıcı değil.
Reds’de kullanılan tanıklar tekniği, yani Jack Reed ve Louise Bryant’ı bizzat tanımış insanların yorumlarının filmin arasına serpiştirilmesi, zaten gerçek olan karakterleri daha da somut hale getirmiş. Doctor Zhivago tüm pasifliğine rağmen o kadar zeki ve iyi niyetli bir insan olarak resmediliyor ki, biz kusurlu varlıklar onunla kendimizi fazla bağdaştıramıyoruz. Reds karakterleri öz eleştiri yapabildikleri ve birbirlerinin kusurlarını da fazlasıyla işaret ettikleri için seyirciyle daha samimi bir bağ kuruyorlar sanki. Filmin bir noktasında Jack Nicholson’ın performansıyla hayat bulan Eugene O’Neill, kızılların tüm yapabileceklerinin oturup olaylar üzerine sabaha kadar konuşmak olduğunu çarpıcı bir şekilde dile getiriyor. Sosyalist entelektüellerin uzun uzun masa başı muhabbetler ile bir fark yaratmaya çalıştıkları, bu sırada egolarının önüne geçtiği anlar olduğu doğru ancak Jack Reed gördüğünden öğrenen ve gördüğünü yazan bir kişilik aslında. Düşünüp konuştuğu kadar, pratiğe de döküyor.
1917 devrimini bu iki film üzerinden incelemek için çıktıkları tarihlerdeki 1917 algılayışını kavramak esas önemi taşır. Bir sanat eserinin oluşturulduğu çevredeki siyasi dinamiklerden etkilenmesi kaçınılmazdır. 1917 devrimi ve etkilerini konu alan filmlerin bakış açısı ister istemez yaratıcılarının ve o tarihteki yaygın görüşlerin şekillendirmesine maruz kalacaktır. Tarihin tek bir doğrudan ibaret olmadığını, farklı perspektiflere göre değişeceğini savunan post-modernistlere özellikle sinema dünyasında hak vermemek elde değil. Sonuçta Amerikan ekonomisi tarafından desteklenen büyük bütçeli filmleri temsil eden stüdyoların, her hangi bir tarihi olayı bir yana bırakın, sosyalist bir devrimi ne kadar serbestlikle beyaz perdeye yansıtabileceği şüphe konusudur.
19. ve 20.y.y.’ı bu kadar derinden etkilemiş olan bir ideolojinin hayata geçişini her yönüyle ele almak da kolay olmasa gerek. Stalin politikalarının ve anti-komünizm propagandalarının özellikle Batı’da yarattığı negatif imaj, tek alternatif olarak gösterilen Amerikan ve İngiliz kapitalizmini eleştiriye fazla pay bırakmıyordu. Çoğunluğu Amerikan olan izleyici kitlesinin dikkatini çekmek için tarihi unutulmaz aşk hikâyeleri ile harmanlayıp epik bir film olarak sunmak Hollywood’da bu iki örnekten sonra da sıkça tekrarlanacak bir yol oldu.
1917 Rus devrimine belli bir noktadan bakmaları, salt tarih anlatımı yerine çok boyutlu bir hikaye ile insan ilişkilerini de içlerine almaları Doctor Zhivago ve Reds’i daha az izlenilir hale getirmiyor. Birini diğerinin antitezi olarak düşünmek yerine, iki filmi de vermek istedikleri mesaj ve temsil ettikleri fikirler doğrultusunda kabullenip izlemek en mantıklısı olur.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|