|
Nine Inch Nails – The Slip
Bu sene Rock’n Coke’un misafiri olan Nine Inch Nails, internet üzerinden tamamen ücretsiz dağıttığı 2008 çıkışlı son albümü The Slip’in turnesi kapsamında nihayet Türk seyircisi ile buluşacak. Trent Reznor’un müzikal geçmişinin geldiği noktayı başarıyla ortaya koyan albüm, basit bir eklektizmden, ya da ünlü bir sanatçının yaşlanma belirtisi olmaktan oldukça uzak. Bu kez “çaylar şirketten” diyen Reznor, The Slip ile sadece müzik endüstrisi ve müzik dağıtımı konusunda bir devrim yapmıyor, aynı zamanda gerçek bir sanatçı olarak dünyaya dair kaygısını çok daha olgun ve güçlü bir biçimde yansıtıyor.
Reznor’un müzikal geçmişinden bahsediyorsak şayet, son iki albümünün dönüştürücü etkilerine bir göz atmalıyız sanırım. Büyük plak şirketi Interscope ile yaptığı son albüm Year Zero’nun güncel politikaya dair verdiği sert cevap, Reznor’un bir anlamda kişisel öfke ve kaygılarını, yara kabuklarını soyarak dünyaya çevirdiğini gösteriyordu, ki Mojo dergisine verdiği röportajda da kendisi tam da buna değinmişti. Müzikal anlamda daha elektronik, ama sertliğinden ödün vermeyen bir sound’a sahip olan albümün, internet tabanlı alternatif gerçeklik oyunundan oluşan ön tanıtımı boyunca ve çıktığı ilk aylar süresince uzun soluklu, devam albümleriyle desteklenecek bir proje olduğu çalındı kulaklara. Hemen ardından gelen, bağımsız müzik sahnesinden pek çok farklı ismi barındıran Year Zero Remixed albümü, Reznor’un müziğini halka arz etmesinin ilk adımları idi. Yaptığı işle arasındaki bağ çok kuvvetli ve kişisel olan sanatçı, dizginleri bu kez başkalarına emanet edebiliyordu. Böylece çok katmanlı şarkılarının ne kadar amorf hale gelebileceğine tanık olduk hep beraber. Belki Year Zero etrafında gelişen distopik vizyonu ve politik konsepti çok besleyen bir albüm değildi, bütünlüğü yoktu, ama Reznor’un müziğindeki zenginliğin sadece bir başka sağlaması oldu söz konusu remix albümü.
Herkes Year Zero 2’yi beklerken, Reznor dört albümlük bir ambient/drone çalışması olan Ghosts’u çıkardı aniden. Dörtlemenin ilk albümünü tamamen ücretsiz paylaştı, toplamı ise 5 dolardan 300 dolara kadar değişik fiyatlarda, değişik formatlar halinde edinilebiliyordu. Reznor/NIN fanlarının ya da orta çaplı takipçilerinin büyük çoğunluğu, albümü tatmin edici bulmadı. Reznor’un doksanlar müziğinde yarattığı anksiyeteli imaj, belirli bir önyargı da oluşturmuştu besbelli. Şarkılar tamamlanmamış, hedefi belirsiz, tekniği iyi ama hissi eksik olarak yorumlandı dinleyenlerin geneli tarafından. Bununla beraber, kişisel olarak aralarında bulunduğum bir grup dinleyici, bu albümü The Fragile ve Still damarının geldiği nokta olarak görüyordu; Reznor’un bu sefer akıl sarihliği içerisinde, müziğine damgasını vurmuş belirli bir gerilimi sürdürerek, tabiri caizse nüanslı bir anksiyeteyi alıp, dinlemesi hayli zor ama etkileyiciliği oldukça yüksek bir şarkılar dizisi yarattığı kanısı mevcuttu. Tamamı enstrümantal olan bu dört albüm, Reznor’un kompozitör kimliğinin zirveye ulaştığı andı. Müzisyen Amphion’un İthaka’nın duvarlarını arp melodileri ile örmesi gibi, Reznor da kendisi için yeni bir müzikal muhitin duvarlarını örmüştü Ghosts dörtlemesi ile. Kimileri için aşılmaz gelen bu duvarlar, her ne olursa olsun, içe kapanıklığı ya da izolasyonu simgelemekten çok, Reznor’un tekilliğinin içinde Das Man’ın hayat bulduğu yeri gösteriyordu. Dahası, varolmak için yıkıma dair olan bir güç istencine ihtiyaç duymuyordu artık sanatçı; zayıflıklarını, deliklerini görerek, güç akümülasyonunu tamamen terk ederek, “olabilmek” meselesini başka yerlerde aramayı deniyordu, belki de öncelikle “hayalet olabilmek”te.
The Slip ise ne Year Zero’nun ne de Ghosts’un devam albümü olarak çıktı. Trent Reznor’un kısa açıklamasına bakılacak olursa, dinleyenlerinin bunca yıllık dostluğuna karşılık olarak, Reznor’un bir hediye olarak sunmak istediği albüm bu. Ve gönülsüz, sadece promosyon amaçlı, “Best Of” ayarlı bir toparlama albüm değil söz konusu olan. Reznor’un güçlü kalemini ve “sert” müziğini de, Still albümünden hatırlayacağımız piyano baladlarını da, Ghosts’ta yakaladığı hipnotize edici, gergin enstrümantal müziği de bir araya getiren ve bunların her nasılsa birbirini tamamlar, birbiriyle konuşur halde olduğu bir albüm, “albüm” kelimesinin tüm anlamları ile. Albümde 1,000,000, Letting You, Discipline, Head Down gibi parçaların nabız yükselten etkisi, Lights In The Sky ile yavaşlamaya başlıyor, Corona Radiata ile diplere çekiliyor, The Four of Us are Dying ile gerilim yükseliyor ve Demon Seed bu gerilime son noktayı koyuyor.
Şarkılara daha detaylı bakacak olursak; albümün tamamen erişime açılmasından önce single niyetine yayınlanan Discipline hakkında kesinlikle söylenmesi gereken birkaç şey olduğuna inanıyorum. Birkaç ay evvel American Psycho’yu okuduğumdan beri bu şarkıyı romanla beraber düşünmeden edememeye başladım; şarkının sözlerinde Reznor bir tür boşluktan, yönsüzlükten, caniliğin bile temel bulamamasından yakınarak, seslendiği kişinin boyunduruğunu “talep ediyor” (“I need your discipline, I need your help”). American Psycho’nun ana karakteri Patrick Bateman için tüm çılgınlığın başladığı yeri işaret ediyor bu sözler adeta. Hayatındaki anlam dizisinin eksikliği/absürdlüğü, dünyaya dokunma ve onu değiştirme olasılıklarının imkansızlığı karşısında bir “seri katile” (aslında daha çok bir “yok ediciye”) dönüşen Bateman, tüm roman boyunca okura aynı şeyi söylüyor esasında; içindeki büyük ve boş delikte, Patrick olmanın ancak bu olduğunu, “başladığında duramadığını”, bunun kötü niyetle bir alakası olmadığını, her şeyin bir “disiplin” meselesi olduğunu. Bir doksanlar romanı olan American Psycho’ya, sanırım, Reznor’un doksanlar müziğinden daha çok yakışıyor bu şarkı. Geçmişte Bateman-vari bir güç istencinin içerisinde yaşamış olan Reznor, şimdi bu aşamayı geride bırakıp, omzunun üstünden bakıyor oraya, yirmi yıl sonra.
Discipline’i takip eden Echoplex, alaycı bir şekilde ve sözde bir ruhsuzluk taşıyacak ölçüde ritmik, ancak sözleri, bu “numb” halin özünü açıklığa kavuşturur nitelikte: “Sesim şu duvarlardan geri dönüyor sadece.” Hatta bir anlamda Echoplex’in bu tematik yanı, bütün albümü de içine almış denebilir. Reznor’un bir on sene önceki umarsızlığının iğdiş edilme anına tanık oluyoruz sanki; kırklarındaki bu adamın, kimlikler ve performanslar dünyasında, öfke duyup boşalamayacak kadar büyük sorunlar ve kaygılar yaşadığını anlıyoruz; ikibinli yılların modernizmini, Reznor’un ağzından dinlemeye başlıyoruz (ki zaman farkı burada cidden önemli). Kariyeri aslında büyük bir persona’nın yardımı ile oluşan Reznor’un, geçirdiği korkunç dönemlerin ardından, bu persona’yı imha edişinin hikayatı aslında The Slip.
Corona Radiata ve takriben The Four of Us are Dying, yukarıda bahsettiğim ses duvarlarının bir başka tuğlası sayılabilir. Ghosts’taki parçaları eksik bulanların bile, toplam 12 dakika süren bu iki parçanın ifade ve melodik olarak bütünlüğünü inkâr edemeyeceklerini düşünüyorum. Year Zero’nun post-apokaliptik temasını bile ezip geçecek türde bir gerilim ve sancı duygusu hâkim her iki parçada. Corona Radiata, bu gerilimin ilk notalarını veriyor dinleyiciye; Lights in the Sky’ın yavaş yavaş aşağı çektiği ruh halinin ibresini sıfıra getiriyor. Ardından gıdım gıdım örülerek, henüz patlamamış olan son bir nükleer bombanın varlığından bahsediyor sanki; adım adım tehlikeli bölgeye doğru yaklaşmaya başlıyoruz, havaya tuhaf sesler yükseliyor… ve bu noktada The Four of Us are Dying devreye giriyor.
Bomba tıkırtıları: Intro niteliğindeki ilk parça 999,999’dan albüm kapağına dek her yere nüfuz etmiş olan tekinsizlik hissi, The Four of Us are Dying’de en yoğun haline kavuşuyor. Bu belki de The Slip vasıtasıyla Reznor’un ustalaştığı yeni bir mecra: keskin veya net olmaktan ziyade belirsiz ve sınırları tahlil edilemez bir müzik. Ama gücü kuvveti yerinde, insanın içine nüfuz etmek konusunda hiçbir problemi yok, fakat herhangi bir özdeşleşmeye, rahatlamaya asla izin vermiyor.
Albümün son parçası Demon Seed, Corona Radiata ve The Four of Us are Dying’in aksine vokallerin olduğu bir şarkı, fakat tema olarak onları devam ettiriyor, Reznor’un sesi belli belirsiz ortaya çıkıyor, tekinsizlik hissi iyice yükseliyor. Şarkı bir anda kesildiğinde ise kendimizi şaşkın bir şekilde etrafa bakarken buluyoruz: Bu albümün bize vereceği herhangi bir çözüm noktası yok ve bu rahatsızlığa dayanmak zorundayız.
Parçalar için tek tek söylediklerimin bir araya gelmesinden mütevellit olan albüm hakkındaki kimi yorumlara göz attığımızda, “en azından Reznor sertliğini kaybetmemiş” dendiğini görmek pek hoş değil doğrusu, çünkü Reznor artık ereksiyon kanıtı bir müzik yapmıyor ve meselesi sertliğini, öfkesini tüm dünyaya duyurmaktan çok uzakta. Bunu bir yumuşama ibaresi olarak anlatmıyorum, konumuz aslında bu da değil. Reznor bir ses uzmanı olarak en distortion’lu tonlarla bile bambaşka şeyler anlatabilen bir adam ve yaptığı müziğin artık goth’ları dans ettirmekle alakası yok. Kaldı ki biz de ergenliğimizi farklı geçiriyoruz şimdi: Maskülenlik gösterilerinin ve koşulsuz suçlamanın ölümü. Parmağımızı uzatarak işaret edebileceğimiz bir fail yok mutsuzluğumuz için. İçinde yaşadığımız dünyanın problem haline getirilecek tarafları çok daha incelmiş ve kanımıza nüksetmiş vaziyette, bunu pek çok müzisyenden önce Reznor gördü ve The Slip gibi, Ghosts gibi albümler yaptı, hem de “modern” adı altında toplanacak, pazarlama gibi, ses mühendisliği gibi tüm yolları en iyi, en yeni şekilde kullanarak. The Slip’in bu şekilde takdir edilmesi sanırım çok zaman alacak, çünkü Reznor’un evrildiği müzisyen, onu bir zamanlar bağımlılığı dâhil her konuda tanrı mertebesine yükselten güruh tarafından tam olarak anlaşılmıyor şu an. Ama Reznor da anlaşılmayı bekleyen, “yaralı ama ayakta” rock ikonunu umursamıyor artık, önemli olan da bu. Son olarak, 18 Temmuz’da İstanbul Park’ta olacak herkes için, iyi seyirler. Albümü dinlememiş olanlar için en temiz adres:
http://theslip.nin.com

Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>
|