God Save the Hardcore!
Bu dosyayı hazırlama sebebim bir önceki Reset! sayısında Hikmet’in Incubus albümü yazması ve bu sayıda da Dredg albümü yazacak olmasının verdiği gazla birlikte geçtiğimiz günlerde Gallows’un harika olduğunu düşündüğüm ikinci albümünün çıkması oldu. Gallows’un üstüne Rancid, Propagandhi, Enter Shikari’lerin de yeni albümlerini çıkartmalarının verdikleri heyecanlarınsın birleşmesiyle uzun süredir uzak kaldığım tarzlara bir adım yanaştığımı hissetmemle bu yazıyı yazma kararı aldım. Nedir efendim bunlar; bir takım punk, alternative rock, emocore ve de hardcore içeren şeyler.
Bu dosya yazısının içeriğinin Reset’e ne kadar gideceğini düşünmekten öte, günümüzde birçok janrın iç içe geçerek ortaya çıkan bir dolu başarılı iş çıktığını bildiğinizi farz ediyorum. Ben pek düşünmüyorum ama eğer janr takıntılı kişilerden biriyseniz, ister istemez kulak misafiri olduğunuz ya da dinlediğiniz şeylerde de bir kısım ortak özelliklere rastladığınızı düşünüyorum.
Bu dosyayı hazırlamamdaki diğer sebebim ise; sürekli değiştiğini ve geliştiğini düşündüğüm müzik dünyasında dönemselden ötürü gitmeyeceğini düşündüğüm ama içinde bulunduğumuz yıl içerisinde bir Amerika’dan, bir İngiltere’den peşi sıra birbirine cevap verirmişçesine çıkarak yükselişe geçtiğine inandığım bu hardcore-punk temelli dirilişe hem kulak vermiş olmak, hem de ufaktan bir değinmiş olmak adına yazma kararı almış olmamdır.
An itibariyle aklıma gelen Ignite’a değinmek isterim. Amerika, Orange Country’den çıkma bir grup ve 1994’ten beri aktif. Ignite’ı zaten bilen okuyucularımız bilmektedirler; yukarıda adı geçen isimlerden bir hayli farklı olarak anılmaktalar. Aslen Amerika’da falan hardcore punk olayının saygı duyulan isimlerindendirler ama bana kalırsa bunu biraz da 70'lerin sonlarında atılan temellere, köklere bağlı kalışlarına borçlular. Ignite’ta olan ‘bağlılık’ gibi genellikle Amerikan hardcore sahnesinde rastlandığına inanıyorum. O tarafın değişime açık olmamaktan gelme ya da bir takım şeylere körü körüne bağlı olmalarından ötürü benzeri grupların da soundlarında pek değişimle karşılaşmamamızdan bahsediyorum. Bu tarz içinden Amerika’dan çıkma olup da, kişisel favorim olabilen hatta favoriden de öte çok çok büyük bir hayranı olduğum isim; Thrice’tır. Son iki albümleriyle biraz düşüşe geçtiklerine inanıyor olsam da, Thrice yine bu takım grupların arasından sıyrılan, işe bir de artı olarak post-hardcore kısmından bakarken fark yaratıp, üstüne bir de emocore’u hatta metal’i ve deneyselliği de katarak gönlümü kazanan, ciddi anlamda da hayranlık beslediğim yegane isimdir. Amerikan sahnesinden çıkma olup zamanında çok başarılı işlere imza atıp, dağılıp ardından geçtiğimiz yıllarda yeniden birleşen, yine bir zamanlar büyük hayranlık beslediğim bir diğer isim de Finch’tir. Onlar da emocore ve post-hardcore ile yaklaştıkları işte başarılı olmuşlardı. Yine bu isimlere muadil olarak adını anabileceğim Rise Against de favorilerim arasındadır. Bu gruplar daha çok punk rock’a da yakın olmalarıyla gönlümde yer etmiş olsalar da Ignite’a göre biraz da gençliklerinin verdiği heves ve gazla daha bir yenilikçi işler yaptılar. Yakın bir zamanda albümlenen bir diğer eski toprak Propagandhi’yi de bu saydığım isimlere babalık yaptıkları için buradan anabilirim aslında. Ama gel gelelim ki; tüm bu isimleri dinlediğimde uzun bir süredir hep birbirine benzerlik, birbirini tekrar eden şeyler olduklarını düşünüyor ve pek haz almıyorum. Dolayısıyla, dinlemekten de kaçıyorum. Bu örnek olma amacıyla saydığım gruplar arasında şu an adını anmadığım grupların ve tarzların fazla kanallı olduklarından janrların da çokça içine dalmadığım ve atladığım isimler de illa ki vardır. Thursday gibi. Maalesef hepsini birer birer saymaya çalışarak, içine dalmanın ne imkanı ne de gereği yok. Zaten asıl konumuz da son günlerdeki ada çıkışlı ‘diriliş’, bunun sebebi ve Amerika’dan çıkan işlerin eskisi kadar rağbet görmeyişi.
Thrice

Finch

Hardcore ve benzerlerine ada’dan yeni yaklaşımlara gelince, şu günlerde canlandığını iddia ettiğim bu İngiliz hc punk etkileşimli hadiseye dönüp, ada tarafından çıkan işlerin Amerika’ya göre çok daha deneysel mi demeliyim ya da daha girişken veya yaratıcı mi bilemiyorum ama çok daha fazla vizyonu geniş şeyler olduğunu söyleyebilirim. Mesela, Gallows örneğinde bu çocukların punk’ın temel taşlarına hardcore bakışıyla yaklaşan ve bunu da efsanevi bir hale gelecek kadar iddialı ve de o derece iyi beceren bir grup olduğunu düşünüyorum. Gerçi Gallows’un yeni albümü ‘Grey Britain’i anarken belirtmek isterim ki; aslında onların da pek ‘yenilikçi’ bir bakış içermediğini, tam aksine temellere dönüşten etkilenerek ortaya çıkmış olduğu da bir gerçek ama hakkını vererek yapmışlar ikinci albümü de... Grey Britain, uzun yıllardır dinlediğim en iyi hc punk, punk rock albümüdür bunu da özellikle belirtirim. Gallows’un özelliklerinden birisi de; temellere dönüş diye nitelendirdiğim; geçmişten esinlenmiş oldukları şeyleri vokal Frank Carter önderliğindeki harika vokaller ve yazdığı sözlerle birçok kesim tarafından beğenilmesi oldu. Hele ki; geçmişi yaşlarından beklenmeyecek kadar çok çok iyi sindirmiş olmaları en başlıca özellikleri diyebilirim. Gallows bu sahneler adına yeni bir efsane isim olma yolundaki en büyük aday haline geldi bile. Bana bu noktada Amerikan gruplarının icra ettikleri müzikler şöyle geliyor; körü körüne bağlı oldukları soundlarla birleşerek sürekli birbirini tekrar eden şeyler ortaya çıkarmak ve bununla da doğru orantılı olarak dinlenebilme özelliğini ve dinleyici sayısını yitirmekte. Daha doğrusu; Amerikan tarafı sürekli düşüşe geçmekte gibi gelmekte bana ya da sürekli olduğu yerde kalmakta, durağanlaşmakta demem daha doğru olacaktır sanırım. Mesela Propagandhi’nin son albümünü de beğendim ama çok da dinlemem açıkcası. Ama Enter Shikari albümünü her gün dinleyebilirim. Bu biraz da zamanı yakalamakla alakalı diye düşünüyorum. Hazır Shikari’lerden bahsetmişken hemen Gallows’un ardından onlara geçmek istiyorum. Yine şu dönem albümlenen bir dolu isim arasından sevmeyenine, sempati duymayanına da çok rastladığım Enter Shikari’ye geçince, ilk olarak onlar benim kanaatimce çok başarılı olan bir grup. Ama aynı zamanda çok fazla gel-gitleri de olan bir grup. Emocore’dan hardcore’a, pop’a, elektronik’e ve hatta işin en çok güzellik katan kısmı ve en büyük özelliği de bolca techno’ya uzanan bir birleşime imza atan, ilk patladıkları dönemden itibaren beni çok tatmin edip, bir hayli beğenimi kazanan bir grup olmalarıdır.
Gallows

Enter Shikari

Konuyu çok da saptırmadan bahsi geçen isimlerden Ignite kanalındaki gruplara gelince, zaten muadilleri sayılmayacak ama aslında temel taşlarında ortak şeylerin olduğu bariz olan İngiliz gruplar Gallows ve Enter Shikari’ye tarzları açısından asla benzer bir örnek olamayacak nitelikte oldukları da rahatlıkla sizler tarafından fark edilmiştir diye düşünüyorum. Zaten konumuz da bu... Bir taraf olduğu yerde durur gibi gelirken diğer taraf sürekli başarılı işler çıkartıyor. Yine aklıma gelen ada çıkışlı son gözdelerimizden birisi de; DANANANANAYKROYD adlı deli işi ve garip isimli grup. Onlar da son takıntılarımdan bir tanesi. Punk ve yine post-hardcore adı altında bir şeyler icra eden, eğlenceli bir grup. Bayağı da beğenilip, isim yaptılar son zamanlarda. Bu noktada verdiğim örneklerde yine tüm bu grupların ortak noktası temelde punk çıkışlı olması ama daha sonra yollarını başka yönlerde seçmiş olmaları olabilir yani post-hardcore’e yöneliş ile old school hardcore takılan gruplar arasında farklar bir hayli büyük... Veyahut da adalı grupların daha kaliteli işlere imza atmalarının düşünüyor olmamın sebebi onların daha cesur ya da daha yaratıcı olmaları olabilir. Hem bariz bir şekilde yeniliklere daha fazla açıklar, hem de Amerikalılar gibi bağnazlıkları yok gibi... Ve de muazzam işler çıkartıyorlar. Aslında bu özellikleri İngilizler’de ırk olarak var, kültürlerinde var o yüzden bırakın Amerika’yı hiçbir yerle karşılaştırılamaz o ayrı ama bu konuda da ada’ya en büyük rakip olan Amerika’nın o sürüyle çıkartıp durdukları pop-punk çakması saçma salak gruplara sararak, iyice geriye düşmesini istemiyor insan.
DANANANANAYKROYD

Bu arada belirtmek isterim ki; ilk paragrafta ismi geçip de andığımız grupların hepsinin tarzları açısından birbirleriyle uyum içerisinde olmadığı su götürmez bir gerçek. Aralarında sırıtan isimler için düşüncelerimi de sıralayayım; taze albümlerini beğendiğim için andığım ve de başta da bahsettiğim o yönlere, benzer işlere doğru beni dinlemeye teşvik ettikleri, tetikledikleri için yer verdiğimi bir kez daha belirtirim. Mesela isimlerle ele alacak olursak, Dredg ve Incubus zaten birbirlerine yakın tarzlarda isimler ve yeni albümlendiler, Incubus’un best of tarzı albümünü pek tutmasam da Dredg’in albümünü gayet başarılı bulduğumu, Rancid’in ise daha fazlaca ska-punk kanalına girdiğinden konuyla alakası belki de sizler tarafından sorgulanıyor olsa da, onlar da şahsen beni çok uzun bir süredir bekleterek yeni albümlerini çıkarttıklarından yazıda yerini aldılar. Bu albümün bizleri çok bekletmesinde Armstrong’un solo projeye girişmesinin de etkisi vardır diye düşünüyorum. Rancid'in yeni albümü ‘Let The Dominoes Fall’ özellikle açılışıyla mükemmel bir albüm. ‘East Bay Night’, ve ‘Up To No Good’ gibi şarkılarla yine efsane işlere imza atmışlar canlarım benim! ‘This Place’ve ‘Last One to Die’ gibi şarkılarla da albüm açılışıyla sürklase ediyor, ama sonlara doğru durularak yine şu bahsettiğim kendini tekrar edermiş gibi hissettiren o pis hissiyata kapılmamı sağlıyor. Aynı üst paragraflarda bahsettiğim Propagandhi de olduğu gibi... Rancid’te tek farklı olanı onun dahi çok kaliteli olması... Yani, albümün kendi içinde inişli çıkışlı hale gelerek de olsa kendini toparlaması. Ama sonuçta Maxwell Murder’ın olduğu albüm ‘And Out Come The Wolves’ gibi baştan sona ezberleyebileceğim kadar akıcılığa sahip bir albüm olmamış yeni albüm. Sonlara doğru tıkanabiliyor. Veya 'Lets' Go' ya da 'Life Won't Wait' kadar... Rancid’in bir önceki albümü 'Indestructible' da benzeri bir şeye sahipti gerçi o yüzden pek yadırgamıyorum bunu. Bu noktada Rancid’in de çok büyük bir hayranı olduğumdan ancak grubun iyice olgunlaşmasına falan bağlarım bunu. Rancid demişken yine konumuzla çok alakalı olan bir isim geldi aklıma; bu yılın başlarında çıkan şu an dahi adını saygıyla andığım yeni Madness albümü yılın şu tarihine kadar ki belki de dinlediğim en iyi albümü; The Liberty Of Norton Folgate’ten bahsedebilirim. Bu adamlar daha doğrusu bu dedeler, hatta yaşlı kurtlar İngiltere’nin en saygı gören gruplarından birisi belki de en çok saygı göreni. Tam anlamıyla efsaneler ve bu yaşlarına rağmen inanılmaz bir albüm çıkardılar, içinizden dinleyenleriniz olmuşsa zaten biliyorlardır ama ben yine bir ska-pop klasiği beklerken bir Madness dinleyicisinin kolaylıkla anlayabileceği iki şeyle karşılaştım; birincisi işin içine biraz da Suggs’ın solo projelerinden de etkilenilerek elektroniğimsi öğeler de katılmış bu en çok ‘We Are London’ adlı parçalarında belirgin. Bunun yanında bilindik ska ritimlerinin yanında, new wave klavyelerden, pop’a her şey yükselerek yer almış bu albümde. İkincisi ise, kendi kanaatimce biraz da yaşlandıklarından ötürü müzik aletleri kullanımları açısından da tarz açısından da daha bir dinginlik kaplanmış Madness’ın yeni albümü The Liberty Of Norton Folgate’i. Vokal Suggs bile bitik, gücü kalmamış gibi söylemiş şarkıları –ya da bana öyle geliyor- ama bu yaşlarına rağmen yine bir yenilik peşinden koşmuşlar, harika da icra etmişler. Öyle ki; pek çok yerde çok şaşırılarak, çıkarttıkları en iyi albümün bu olduğunu dahi okumuşluğum var. Ada müziği ve Amerika arasında anlatmak istediğim de tam olarak bu işte…




Gallows albümü, Enter Shikari’nin ve DANANANANAYKROYD’un deli dolu soundları biraz daha yenilenmiş işler gibi geldiğinden olsa gerek bu yazıda tüm bahsi geçen Amerikan işlerine göre daha ağır bastırıyor bende. İstesek daha birçok ismi de ekleyebiliriz de bu isimler arasına. Mesela, Madness’ı da eklersek bu anılan isimlere, ‘Ada’nın yine büyük bir adım farkıyla bir adım önde olmasını sağlayan, aradaki farkı açan büyük bir iş ve isimle devam etmiş oluruz. Eskiyi temel alarak kendi içinde yenilenen birçok şey var, özellikle bunlardan uzak kalmayalım diyorum.
Son olarak düşüşe geçtiğini düşündüğüm Amerikan sahnesi yerine Ada’ya yönelmek, oradan çıkan yeni isimlere kulak vermek daha mantıklı gibi görünüyor. Özellikle de şu günlerde...

Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>
|