Moonwalked Alone: Michael Jackson’ın Ardından…

“Ortaokula gittiğim dönemler, Michael Jackson’ın tam zirvede olduğu dönemlerdi. ‘Bad’ albümünü henüz yeni çıkarmıştı. Annemle bir yere gitmek için ufak tefek bir müzik dükkânının önünden geçerken yeni çıkmış albüme takıldı gözüm. O zamanın parasıyla (tamamen sallama burası) 5.000 lira albüm (ki pahalı bir fiyat). Annemden yalvar yakar, ‘bak 1.000 liraymış lütfen, 5.000 ver, söz başka bişe almicam üstünü getiricem’ şeklinde parayı koparıp dükkâna giriyorum. Lâkin albümü aldığımdaki sırıtışım annemin “hani paranın üstü?” sorusuyla kayboluveriyor. Akabinde hatırladığım tek şey, albümü geri vermemekte direttiğim için annemle sokakta birbirimize girmemiz, saçımdan tutup çekeleye çekeleye götürdüğü…”
Bu sözler bana değil, benden 10 yaş büyük kuzenime ait (ben daha ilgi çekici olsun diye düzenledim tabii). Gönül isterdi ki Michael Jackson’la ilgili anlatacak benim de buna benzer ufak tefek sevimli bir hikâyem olsaydı ama yok maalesef. 80 ortalarında doğan bizim nesil sinemayla alakalıysa çocukluklarında Macaulay Culkin ufak da olsa bir iz bırakmıştır. O kadar arka arkaya ve bir sene içinde o kadar fazla film çekiyordu ki, hani onla büyüdüm desem abartmış olmam sanırım. Michael Jackson’la tanışmam ise bu çocuğun Türkiye’de popüler olduğu dönemlere tekabül ediyor. 91’de yayınlanan “Black or White”tan birkaç sene sonrasına olsa gerek… Zira 5 yaşımda sanmıyorum ki Michael Jackson ismi benim için bir anlam ifade ediyor olsun. Televizyonda klip yayınlandığında, başında Culkin’i görüp ekrana kilitlendiğimi hatırlıyorum (Maykıl da kimmiş ki?!). Sonraysa gerek Michael’ın dans figürleri gerekse daha önce hiç böyle bir klip görmemiş olmamdan mütevellit aklımın çıktığını hatırlıyorum. Bu nedendir ki Michael benim aklımda “Siyah”tan ziyade “Beyaz” olarak yer etmiştir. Ama öte yandan, kendisinin de dediği gibi “Siyah ya da Beyaz, ne fark eder ki?”…
Her ne kadar sinema kariyeri açısından bir inceleme yapayım gibi bir gayeyle bu yazıya başladıysam da bu açıdan Michael Jackson’ı değerlendirmem yanlış olur benim. Moonwalker’ı hiç izlemedim mesela… Ama gerek de duymadım. Jackson, o eşsiz dansıyla hep görebileceğimiz bir mesafedeydi zaten. Bir sinema filminde nasıl gözükür diye merak etmedim hiç. Kendine has dans koreografileriyle ve sinema filmi tadındaki kliplerini izledikten sonra ben onun zaten beyazperdede nasıl gözükeceğini zihnimde canlandırabiliyordum. MTV Ödül Törenleri’nde yer almak dışında sinema anlamında bir kariyeri yoktu Michael Jackson’ın, ancak hepimizin damaklarında gerek yaşadığı skandallarla, gerekse yeni teknolojilere dünyanın parasını akıttığı orijinal klip çalışmalarıyla hepimizin ağzında pek çok filmden alamayacağımız sinemasal bir tat bırakmıştı o.
Son dönemlerde adı pek olumlu şeylerle anılmadı MJ’in. 2002 yılında adını açıklamadığı bir kadından olan son çocuğunu balkona çıkarıp hayranlarına gösterecem diye “ha düştü ha düşecek” şeklinde sarkıtması, sonrasındaysa yıllar önce suçlandığı Jordan Chandler davasındaki gibi küçük bir çocuğa taciz yaptığı iddiasıyla açılan dava süreci medyada büyük yankılar uyandırmıştı. Yıllardır o kadar ilaç kullanıyorsa, belki de şaibeli ölümüne o ilaçlar sebep olduysa bunda bu yıpratma çabalarının ne kadar büyük bir yere sahip olduğunu tartışmayacağım.
Çok iyi şeylerle duymadık belki adını ne zamandır, giderek ayakta durmakta da zorlanıyordu belki ama tekrar turneye çıktığını duyduğumda “ah ulan bi de Türkiye’ye gelse, kanlı canlı izlesek!” diye de içimden geçirmemiş değildim. 80’leri 90’ları çoktan geride bıraktık da biz, gecenin bir vakti öyle internette gezinirken Ekşi Sözlük’te Michael Jackson başlığının yanında 100küsur gibi bir sayı görünce (en son Mehmet Topuz’da görmüştüm bir gecede bu sayıyı, MJ’in transfer edilme gibi bir olasılığı olmadığına göre ne mana çıkardığımı tahmin edersiniz) o an ilk defa bu kadar net bir biçimde tüm o yılları arkamda bıraktığımı, o döneme ait hatırladıkça gülümseten ne varsa hepsinin yitip gittiğini idrak ettim. Bu Michael’ın ölmesinden de değil de, böyle ne bileyim, göz önünde olmasa da günden güne solsa da oralarda bir yerde yaşayan bir efsanenin olduğunu bilmek hoşuma gidiyordu benim.
Damgasını vurduğu dönem gibi olaylı, tartışmalı bir biçimde, yapayalnız uğurladık ya bizim neslin efsanesini, ona üzüldüm sanırım ben. Yoksa zaten biz çok beklemiyorduk ki onca olaya, rahatsızlığa, ilaca, depresyona, yalnızlığa daha fazla yaşasın.
‘Her Boku Bilen Adam’ın blogunda yazdığı bir şey var, edemiyorum katılmadan: “...ve dün Michael'in öldüğünü öğrendim ve aklımdan geçen ilk şey artık çocuk olmadığımdı.” 2000’lere geçtiğimizde çok şeyi geride bıraktık da, bir devrin sona erip yenisinin başladığını düşünmemiştim ben hiç. Bir nesil de onla beraber geride bıraktı bir parçalarını. Ne bileyim, varlığı artık ne kadar önem arz ediyordu sizin için bilmiyorum da, bu adam da gitti ya, hangimiz kalıcaz diye düşünmeden edemiyor insan…

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|