The Home of the Dark Butterflies – Kara Kelebeklerin Evi
Orijinal ismiyle “Tummien perhosten koti” (Fince de ne acayip bir dil arkadaş!), bu yıl Oscar heyecanının bizi sardığı sıralarda, “bir bakayım kimlermiş rakiplerimiz” diye “En İyi Yabancı Dilde Film” dalı için Oscar yarışına gönderilen filmlere şöyle bir göz atarken neden bilmem beni cezp ettiydi. Finlandiya’da bu sene olumlu eleştiriler almış ve birçok festivalde ödül toplamış “Kara Kelebeklerin Evi”, Leena Lander'ın The Home of The Dark Butterflies isimli 1991 yılında basılan ve hem satış rakamları hem de olumlu eleştirileriyle adından söz ettirten romanından uyarlanmış. Vakti zamanında farklı dillere çevrilen bu eseri, Hollywood keşfetmiş, film haklarını da almış ancak proje bir türlü gerçekleşmeyince Solar Films satın almış, projenin başına da henüz tek bir uzun metraj film çekmiş olan Dome Karukoski’yi getirmiş (ki adamın ilk filmi “Beauty and Bastard” da üniversite bitirme tezi aslında).
Şans eseri nete düşmüş olduğunu sevinçle fark ettiğim filmle ilgili, en son izlediğim Finlandiya yapımı bir filmden ötürü ufak da olsa şüphelerim vardı. İstanbul Film Festivali’nde karşıma çıkan Muukalainen (Ziyaretçi) filmi, minimal olma çabaları içinde sessiz mi sessiz, karakterlerini konuşturmamak için özel bir çaba sarf eden zorlama bir yapımdı. Aynı karamsar ve iç boğucu/bayıcı hava bu filmde de üstüme çullanır mı diye endişelensem de Akademi üyelerinin deneysel filmlere pek müdana etmediğini bildiğimden böyle bir filmin yarışa yollanmayacağına kanaat getirdim nihayetinde (hoş adaylar arasına kalamamış olması içime bir kurt düşürmedi değil).
Evvela hikâyesinden önce, daha açılış sekansıyla çekimleri ve renkleriyle seyirciyi etkileyebilen bir yapım var karşımızda. Neden bilmem Kuzey Avrupa filmi izlerken, çoğu zaman hikâyeyi göz ardı edip renkli gözlü sarışın insanlara imrenirken, yeşilin daha bir yeşil mavinin daha bir mavi olduğu ülkelerin topraklarına ve denizlerine hayran hayran bakarken buluyorum kendimi. Böyle hava hep kapalı olsun, hep yağmur yağsın, sonra o damlalar denize göle düşsün, böyle acayip güzel bir görüntü oluşsun, karakterler o yağmurda yeşilliklerin, dağların çayırların üzerinde koştursun, çamura batıp çıksınlar falan istiyorum. Neden böyle fantezilerim var, bu yaz kendimi Karadeniz ormanlarına mı vurayım ne yapayım bilmiyorum.
Ana karakterimiz Juhani, 14 yaşında pek bir sempatik, içine kapanık bi velet. Babası tarafından “Ada” adındaki yalnızca erkeklerin kaldığı, biraz ıslah evi formatında bir adaya (ben ne yapayım… adanın adı da Ada (The Island) diye geçiyor - Şemsi paşa pasajı gibi oldu bu da) gönderiliyor. Filmin başından Juhani’nin geçmişinde bir gizem olduğunu ve hikâye ilerledikçe yavaş yavaş bilgi sahibi olacağımızın sinyalleri veriliyor. Zaten gelen oğlanların çoğu da aile tarafından çeşitli travmalara maruz kalmış çocuklar.
Juhani, Olavi adındaki bir adamın yönettiği bu adaya geldiğinde acımasız duran ve gözetimindeki çocuklara sert bir biçimde eğitim veren bir patron görüntüsü çiziyor ilk başta ama çocuk ortama alıştığında pek bir çabuk kayboluveriyor bu görüntü. Gaddar sandığımız adamın aslında “perdelerini kaldırdığında kedi gibi bir insan” olduğu ortaya çıkıyor. Ada’da kalan çocuklar desen, onların da “newbie”ye olan muamelesi İsveç’in birkaç sene önceki Oscar adayı Ondskan’da (Evil) yatılı okulda kalan çocukların kendilerinden küçüklere uyguladığı şiddeti anımsatıyor ilk başta. Hikâye buradan şekillenecek diyorsun, sonra Juhani onların gözüne girecek bir şey yapıyor ve buradan da bir malzeme çıkmıyor. Ortam desen, zaten herkes pek memnun. E Juhani’nin de eve gitmek gibi bir niyeti yok. Ne olacak bundan sonra, hikâye nasıl ilerleyecek derken biraz zorlama bir şekilde bir yasak ilişki peydahlanıveriyor ve Juhani’nin öyküsü de buna bağlanarak flashbacklerle geçmişi hakkında bilgi veriliyor. İşin bu kısmından kâğıt üstünde pek hoşlaşmadım ama madem kitap uyarlaması sesimizi çıkarmayalım. Genel anlamda Karukoski’nin çok temiz bir yönetmenliği ve Fin filmlerinin birçoğunun aksine durağanlıktan uzak bir anlatımı var. İlerleyen yıllarda Kaurismäki kardeşler arasında kendine Fin Sineması’nda bir yer edinebilir bile belki.
Son olarak, başroldeki Niilo Syväoja’nın da pek sevilesi bir tipi ve gayet inandırıcı bir oyunculuğu olduğunu söylemeden geçmeyelim. Ada’nın müdürü rolündeki Tommi Korpela’nın da öne çıkan oyunculuğu da filmin diğer bir artısı. Kara Kelebeklerin Evi, genel olarak gerçekten Akademi’nin sevdiği tarzda, çok çarpıcı olmasa da kendini ilgiyle izleten eli yüzü düzgün bir yapım. Her ne kadar onca iyi filmin arasında öne çıkması hakikaten de pek mümkün gözükmese de yeşil ve mavi tonları bile beni tavlamaya yetti. Seviyorum lan ben galiba İskandinav insanlarını…

sAnasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|