Star Trek

Sayın J.J. Abrams,

Hem Lost, Alias gibi birbirinden harikulade dizilerle bizi tanıştırdığınız hem de Cloverfield gibi aklımı çıkaran bir projeyle çıkageldiğiniz için size ne kadar müteşekkir olduğumu bilemezsiniz. Bu sebeple Mission Impossible serisini saf aksiyondan ibaret boş bir Hollywood filmine dönüştürmenizden dolayı yönetmenlik becerilerinizden şüphe etmek gibi bir eşeklik yaptığım için ne kadar özür dilesem, ayaklarınıza kapansam, eteklerinizi öpsem azdır. Star Trek’i gördükten sonra azıcık şüphe duymak şöyle dursun, her filminize koşa koşa gideceğime, her projenizi büyük bir keyifle izleyeceğime ve die hard bir fanınız olacağıma söz veriyorum.

Saygılarımla,

Mert

Ps. Yengeye selam, Caş’ı benim için öp…

*

Selamlar,

İsmim Mert. Ben Star Trek bekâretini henüz geçen gün Abrams’ın filmiyle bozmuş bir gencim. Yaşım itibariyle diziye denk gelmem mümkün olmadığından ve tüm filmlerin de 80 ve 90’larda çekilmiş olduğunu, daha sonradan da merak edip hususi bulup buluşturup izlemediğimi düşünürsek Kaptan Kirk, Mr. Spock ve Atılgan gibi isimler dışında Star Trek evrenine ait herhangi bir şey benim için pek anlam ifade etmiyor. Hatta benim “Uzay Yolu” ismini ilk duyuşum bile küçükken rahmetli Sadri Alışık’ın “Turist Ömer Uzay Yolunda” filmini izlediğim zamana tekabül ediyor (ki ben bu kadar kült haline gelmiş bir eserin bu kadar başarılı bir parodisini daha Hollywood’un bile yapamadığı kanısındayım). Bu nedenden ötürü yazımda eski serilerle bir kıyaslama yapamayacağımı peşinen belirtmek isterim.

Anlayışınıza Teşekkürler,

Sevgi saygı…

*

Biri Abrams’a yollanmak üzere, öteki de yazımı okuyacak olanlara yazılmış olan iki mektubumun ardından nihayet filmle ilgili yazıma geçiyorum:

Malum artık bu tip filmlerde olayların başlangıcını anlatan hikâyeler çekmek moda olduğundan birçoğunuz için durum sıkıcı bir hâl almış bile olabilir. Hatta Star Trek’le beraber vizyonda 5 tane başlangıç filmi olması durumun vahametini göstermeye yeter (Bakınız: X-Men Origins: Wolverine, Angels & Demons, Underworld: Rise of the Lycans, Friday the 13th). Fakat J.J.Abrams’ın böyle bir projeye girişme nedeni daha ziyade Star Trek filmlerinin yalnızca ilkini izlediği için bir devam filmi çekmeye cesaret edememiş olması. Bu nedenle Kaptan Kirk ile Spock’ın gençlik günlerine “Atılgan”da beraber çalışmaya başladıkları ilk günlere dönüş yapıyoruz. Eric Bana filmin kötü adamı Nero olarak karşımıza çıktığında esas mesele bu düşmanla kahramanlarımız arasındaki savaş gibi dursa da, bana kalırsa Abrams hikâyenin temeline, Kirk ile Spock’ın düşmanlıkla başlayan ilişkisini oturtmuş; çok da sağlam bir dinamizm yaratmayı başarmış bu sayede.

Abrams’ın en büyük başarısı, işin mizahi yanına da, dramatik öğelerine de, karakter gelişimlerine ve çatışmalarına da, aksiyonuna da gereken özeni vermesi ve hepsini de seyircisine abartmadan tadında sunması. Orijinal çekimlerinin yanı sıra, efektli aksiyon sahneleri ve mekân tasarımları da göz kamaştırıyor. Ayrıca filmin kendini pek fazla ciddiye almayan tavrı da ayrı bir takdir unsuru benim için, zira filmi beğeneceğimi tahmin ediyordum ancak bu kadar güldürüp eğlendiren bir filmle karşılaşacağıma pek ihtimal vermemiştim. Şüphesiz yan karakterler de ikilimiz kadar renkliler. Elbette daha önceden bu karakterleri tanıyan, sevmiş olan, hayranlık besleyen sadık izleyiciler farklı bir tat almışlardır ama bilmeyen benim gibi izleyicilerde de karakterleri sanki uzun süredir tanıyormuşuz gibi bir hissiyat bırakması, ailemizin birer ferdilermiş gibi sevdirebilmiş olması (valla canım hepsi ya…), işte o ayrı bir meziyet diye düşünüyorum. Cem Yılmaz’ın “ışınla beni Scotty” esprilerinden de aşina olduğumuz Scotty rolünde canımız ciğerimiz Simon Pegg kısa sürede Hot Fuzz’deki kadar yarmayı başarırken, Zoe Saldana Uhura rolünde imkân tanındığı ölçüde başarılı oluyor. En azından gözlerimize hitap ettiğini not düşebiliriz. Bruce Greenwood, Kaptan Pike olarak ve Doktor McCoy rolünde Karl Urban, üstlerine düşeni fazlasıyla yapmışlar. Eric Bana, biraz da makyajın arkasında kaybolmanın vermiş olduğu avantajla filmin “villian”ı olarak son derece inandırıcı.

Filmin aslarına geçecek olursak; işin en sevindirici boyutu yılların Mr. Spock’ı Leonard Nimoy’u Spock’ın yaşlı hali olarak görme şansına nail olmamız. Kendisinden daha iyi bir cameo düşünülemezdi bu filme zannediyorum ki. Genç hali olarak karşımıza çıkan Zachary Quinto’yu her ne kadar ben pek sevmesem de onun da role gittiğini söyleyebiliriz (ha biraz kasılsa daha iyi bir seçim de bulunabilirmiş yerine). Lafı Kaptan Kirk rolünü William Shatner’dan devralan Chris Pine’a getirmek istiyorum: “Chris’çiğim… fragmanı izleyip senin için “nerden bulmuşlar bu sabi sübyanı?” dediğim için çok üzgünüm. Zaten J.J. abime de çok mahcubum. Bundan sonra her projeni ilgiyle takip edeceğim. Birçok kişide Shatner’ınkinden daha önemli bir etki bıraktığını düşünüyorum. Sen beni güldürdün Allah da seni güldürsün canım kardeşim. Yolun açık olsun…”

Değinmeden edemeyeceğim diğer bir isim de tee seneler önce “Hearts in Atlantis”te izleyip bu çocukta iş var dediğim ve bana haklı çıkmanın gururunu yaşatan Anton Yelchin kardeşim. Rus pilotumuz Chekov rolünde her gözüktüğü sahnede tüm salonu koparan Yelchin, rolü az daha fazla olsaymış resmen filmi çalacakmış bana kalırsa. Her ne kadar aksanının abartılı olduğunu düşünenler olsa da kendisi Soğuk Savaş döneminde kullanılan bir aksanla İngilizceyi konuşmayı seçtiğini belirtmiş (hoş ben bugünkü Rusların da çok farklı konuştuğunu düşünmüyorum zaten), ki çok daha isabetli bir tercih olmuş. Aksi takdirde bizi bu kadar eğlendireceğinden şüphem var.

Zamanda yolculukla ilgili bölüme gelindiğinde film bir süre beni kaybetse de (en azından biraz daha yavaş geçiştirilebilirmiş bu kısım, Kirk’ün peşinden koşan yaratıklarla ilgili bölümden kısılarak mesela) süresinin nerdeyse tamamında seyircinin kopup gitmesine izin vermediği gibi bana da eleştirecek pek fazla bir şey bırakmıyor. Abrams yönetmen olarak ikinci sinema deneyiminde böyle efsane bir yapımın yeni versiyonunun altından da başarıyla kalkmasını bilmiş. Açılışında müzikleriyle olsun, atmosferiyle olsun, bana verdiği Lost tadından bahsetmiyorum bile.

O değil de be Abrams abi (yazının sonuna doğru samimileştim), sen ekzekütif prodüktörlüğü bıraktın bırakalı bu çocuklar çok mu saldı ne? Adanın bile sensiz tadı tuzu yok yemin ediyorum. Bi el at be abi… He?



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010