Supernatural


Prison Break: Uzadıkça uzadı.

Lost: Finali heyecanlandırsa da eski tadını veremediği bir gerçek (yemeyelim şimdi birbirimizi).

Heroes: Çoktan saçmaladı zaten.

Dexter, House M.D. falan da izlemiyorsanız (Battlestar Galactica da bittiğine göre) bir aralar oldukça revaçta olan bu diziler artık sizi tatmin etmiyordur muhtemelen. Bu saydığım örneklerin aksine giderek saçmalamak ve konuyu sakız misali uzatmak yerine, yayınlandığı sezonlar boyunca sürekli kendini geliştirmiş ve hep üstüne yeni şeyler ekleyen Supernatural, son sezonuyla da artık tam anlamıyla “aşmış” diyebileceğim ve konuya komşuya gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir dizi haline geldi.

3. sezonu itibariyle canımın içi, gözümün nuru olan Supernatural’ın 3. sezon finalinin ardından gelen heyecanlı ve sinir bozucu bekleyişi tarif etmem mümkün değil. Temmuz’da izlemeyi bitirdiğim dizinin yeni sezonu için Eylül Ayı’nı zor etmiştim yemin ediyorum. Yeni bir bekleyiş son sezonu olacağı söylenen 5. Sezon (Eric Kripke’nin açıklamasına göre son sezon) için de başladı. Hepimizi finalleriyle yamultan Lost’u bile bu kadar heyecanla beklediğimi hatırlamıyorum. Kaldı ki 5. sezon finaliyle de Lost, bünyemde uyandırdığı tüm heyecanı ve şevki kırmayı başardı sağ olsun.

Supernatural’ın varlığından aslında dizinin başladığı 2005 yılından beri haberdardım, ancak gerek ülkemizde bir kanalın yayınlamıyor oluşu, gerekse “kotalı internet” diye bir icat olduğundan uzunca bir süre izleme şerefine sahip olamadıydım. Bu diziye olan sevgim ve saygım o kadar üst bir düzeye ulaştı ki, tutup neresini anlatacağımı, eleştireceğimi, tanıtacağımı bilmiyorum. Bu nedenle daha ziyade 4. Sezon üzerinden gideceğim, henüz oraya varamamış olanlara şiddetle uzak durmalarını öneriyorum geri kalan kısımdan.

Dean ve Sam Winchester kardeşlerin hikayesi ilk başta Buffy jenerasyonunu içine alacak kadar bir orijinallik barındırmıyordu, zira hepimiz yeterince hilkat garibesiyle haşır neşir olmuştuk onca sene. Her bölüm ayrı bir konu, ayrı bir yaratık şeklinde Smallville’imsi başlayan diziyi izleme sebebim Sam ile Dean arasında dönen geyik muhabbetlerdi. Doğrusu yer yer güldüren yer korkutan ama pek kafa yormayan yapısından da pek bir keyif alıyordum. Neden daha geniş çapta hikâyelere yelken açmıyorlar diye hiç sızlanmadım. Benim için o hali bile diziyi takibe almak için yeterliydi. Eğer kızsanız işiniz daha da kolaydır o dönem sanıyorum ki. Yalnızca Jared Padalecki ve Jensen Ackles’ın yüzü suyu hürmetine bile izlenebilirdi nitekim.

Sezon finalinde kıpraşımlar yaratan, 2. Sezon finaline geldiğimizde ise artık elle tutulur bir ana hikâye çizen Eric Kripke, 3. Sezonda bambaşka sulara yel açtığında artık bizi daha ne kadar şaşırtabilir diyorduk ki 4. Sezon aklımızın ucundan bile geçmeyecek bir ilk bölümle açıldı. Aslında yaratıcıları bile konunun buraya geleceğini hiç düşünmemişlerdir herhalde diye iç geçirmeme rağmen, bu sezonun finaline bakıldığında ilk bölümden bu yana anlattıkları her şeyin bir bütünlük içinde olduğu görülüyor; dahası sanki en başından her şeyi planladıkları gibi bir hava bile yaratmış durumdalar. Genel olarak bakıldığında 4. Sezonun en iyisi olduğu kanısındayım, ancak ana hikâyeyi geçiştirmek için araya sıkıştırdıkları, “filler” diye tabir edilen çok fazla bağımsız bölüm vardı bu sezon. Onu da dizinin beyinlerinden Kim Manners’ın ölümüne bağlayabiliriz, zira ölümünün ardından uzunca bir süre dizi kendine gelemedi.

Sezon açılışı Lazarus Rising’ten önce bir tek Lost’un 3. Sezon açılışında bu kadar heyecanlanmıştım sanırım. O kadar mükemmel bir açılış düşünün ki, imdb’de 725 kişiden aldığı puanın ortalaması bile 9.5. Yeni tanıştığımız meleğimiz, canımız, ciğerimiz Castiel’in Dean’in karizmasını yerle bir etmesinden bahsetmiyorum bile. Ayrıca tüm sezonun nasıl bir temel üstüne kurulacağını göstermesi açısından ayrı bir heyecan yaratmıştı bünyelerde.

Yellow Fever isimli 2. Favorim ise gidip Supernatural fanlarına sorsanız en favori bölümün hangisi diye birçoğunun cevap olarak verebileceği bir bölüm. Bir diziyi izlerken bu kadar güldüğümü, krize girdiğimi anımsamıyorum. Jensen Ackles bu dizi bittiği zaman kesinlikle komedide şansını denemeli. Kelimelerle ifade edilemeyecek bir potansiyel barındırıyor. Hele bölümün sonunda bir “Eye of the Tiger” performansı var ki aman diyeyim… Jump the Shark bölümünde biraz salak yerine konulmamıza içerledim yalnızca. Haftalar öncesinden Dean’le Sam’e üçüncü bir kardeş geliyor diye bas bas bağırmalar, promolar yayınlamalarının ardından çocuğu gözüktüğü bölümde öldürmelerinin ne manası vardır sorarım? Hikâyeyle de herhangi bir bağlantısı olmayan böyle bir bölüm çekilmese de olurdu açıkçası. Çocuk da bizimkilerle gayet güzel uyum sağlamıştı hâlbuki. Tek bölümde harcanması yazık oldu. Umuyorum ileri doğru bununla ilgili bir bağlantı kurarlar.

Zannediyorum Jensen’la Jared arasında tutan kimyayı bozmak istemiyorlar. Diziye regular olarak herhangi birini almadılar da bu yüzden. Bir tek arada Bobby’i görüyoruz. Ruby gibi birkaç hatun geldi geçti, başka da kimse bizimkilerle fazla takılmadı. Allahtan Castiel (gidin Ekşi’ye bir bakın başlığına hele. Entry’lerin yarısında “karizma” kelimesi geçiyor) rolünde aslında yalnızca 5-6 bölüm oynatmayı planladıkları Misha Collins hepimizin ağzını açık bırakarak müthiş bir hayran kitlesi edindi de senaristler kendisini 5. Sezonda regular yapmaya karar verdiler.

17 Eylül’de 5. Sezonu başlayacak Supernatural’e en kısa zamanda yetişmenizi şiddetle ve şiddetle öneriyorum. Biraz eğlenmek, gülmek, aynı zamanda korkup gerilmek, yeri geldiğinde dertlenmek, hüzünlenmek isteyenlere, Jensen ve Jared isimli genç kardeşlerimizin harikulade oyunculuklarını görmek veyahut sadece kaşlarını gözlerini seyre dalmak isteyen (erkekler için de birbirinden güzel konuk oyuncularımız var hemen her bölüm – ne pazarladım diziyi arkadaş!) herkese can-ı gönülden öneriyorum.

Samimi not: Valla izleyin lan! Çok güzel dizi olm!




Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010