Re-Make
Çok güzeldi, haydi daha fazla para ile yeniden yapalım...
Sinemalarımıza “Friday the Thirteenth” daha yeni uğramışken Wes Craven'in efsane filmi, “Nightmare on the Elm Street” için kolların sıvandığı haberi yetişti. Üstüne bir de David Cronenberg'in eşsiz başyapıtı “Videodrome”un yeniden çevrim yollarına düşebileceği haberi patlayınca bu işe artık yeter demeyi akla koymak gerekti. Dikkat edilirse yeniden çevrimler daha ziyade stüdyoların Amerikan sinemasından yenilikçi bir korku filmi çıkaramamaları üzerine eski filmleri makyajlayıp sunmaları şeklinde tezahür ediyor. George A. Romero'nun zombi serisi teker teker bu kadere boyun eğerken yüzsüz stüdyolar işi Hitchcock filmlerine dek götürmüşlerdi. Çok sevdiğimiz Gus Van Sant'ın ne demeye çektiğini bilemediğimiz “Psycho” öncelikle başrolündeki Vince Vaughan'a yaramadı, çünkü ilk filmde sinemanın en iyi oyuncularından Anthony Perkins kelimenin her anlamıyla döktürüyordu. Ardından “Dial M For Murder”'ın yeni çevrimi geldi, “Notorious”, “Spellbound”, “North by Northwest”'in yeniden çevrim haberleri de kulaklara ulaşmıştı ki neyse ki stüdyolar Hitch'i rahat bıraktılar.
Daha genel ve yaygın olan yöntem ise ABD dışında yerel pazarı fethetmiş olan yabancı bir filmin ABD kaynakları ve oyuncuları ile çekilmesi. “Unfaithfull”, “City Of Angels”, “Ring”, “Dark Water”, “Vanilla Sky”'ın gösterdiği gibi dört bir yerden beslenebiliyor Hollywood.
Bu re-make'ler bazen çok orijinal fikirlerin peşinde koştuğunu sandığınız yönetmenlerin de eline bulaşıyor; Birkaç sene öncesinin Oscarlı “The Departed”ını hatırlar mısınız? Elbet her re-make yaratıcıların ölümü üzerine yapılmıyor; mesela Stephen King, kendi romanından Stanley Kubrick'in uyarladığı o gelmiş geçmiş en iyi korku filmini ne halt etmeye beğenmediyse romana birebir sadık kalan ve üç saat boyunca izleyeni sıkıntıdan sıkıntıya sokan o çok çok kötü tv filmini çektirtmişti. Neyse ki hala “The Shining” deyince Jack Nicholson'ın yavaş yavaş delirdiği sahneyi hatırlıyoruz. Daha ileri bir noktayı parasızken çektiği “El Mariachi”yi parayı vurunca “Desperado” diye daha yıldızlı bir kadro ve daha fazla patlama ile çeken Robert Rodrigez yapmıştı. İşi paraya dökmeyip kare kare kendi filmini tekrar çeken Haneke'yi ise ne yapmak lazım kestirmek güç; “Funny Games” yeterince sinir bozucuyken “Funny Games US” çıkıp geldi. Ama elbette her re-make kötü olmak zorunda değil. Hatta içlerinde ilk filmin önüne geçen filmler de bulmak mümkün. Şöyle bir bakınca işte bu filmleri anmak gerekir diye düşündük...
1. The Thing (1982-J. Carpenter): Filmlerini sadece çekmekle kalmayan, onların müziklerini de yapan Carpenter'in Halloween ve The Fog gibi iki muhteşem ve çığır açıcı, birbirine zıt korku filminden sonra soluğu 1951 tarihli bir filmin yeniden çevriminde alması şaşırtıcı olmakla birlikte sonuç kesinlikle gelmiş geçmiş en iyi yeniden çevrim ve de şüphesiz bir korku klasiğidir. “Escape From New York” sonrasında tekrar bir araya gelen Kurt Russel ve John Carpenter, bu sefer bu 1950’lerin komünist korkusunu arka planına alan korku filminden dönemin HIV/AIDS paranoyasına dair bir film çıkarmayı başarmışlardı. Bir grup bilim adamının kutuplardaki araştırma kampına saldıran uzaylı virüs hikayesi ile Carpenter, klostrofobiyi sonuna kadar kullanıp kim virüslü kim değil şüphesini de katınca koltuğa yapışmadan filmi izlemek imkansız oluyor.
2. Scarface (1983-B.de Palma): Amerikan sinemasının en verimli yönetmenlerinden olan Howard Hawks'in 1931 tarihli suç dramasından seksenlerin ruhuna uygun bir çöküş hikâyesi çıkaran Oliver Stone ve Brian de Palma kesinlikle ikinciliği hak ediyorlar. Kübalı bir uyuşturucu kaçakçısının gangster kralı olma yolunda giderek çevresindekilere ve kendisine zarar verir hale gelmesini neredeyse Yunan Tragedyaları tadında anlatan bu şahane film aslında Brian de Palma'nın büyük sinema üstatlarına göndermeler yapmasının zirve noktasıdır neredeyse. Hitchcock (Dressed to Kill/Body Double), Antonioni (BlowOut), Eisenstein (The Untouchables)'ı filmlerinde anan yönetmen bu sefer Howard Hawks'e sayı duruşunda bulunmak istemiş olmalı.
3. The Maltesse Falcon (1941-J.Huston): Bu suç klasiğinin bir yeniden çevrim olduğunu düşünmek imkânsız elbette ama John Huston'ın filminden on yıl önce çekilmiş olan bir film daha var. Her ikisi de Hammett'in aynı romanına dayanıyor; elbette yıllara meydan okuyanının bu film olduğu ve hatta Humphrey Bogart'ı barındıranın da Huston'ınki olduğunu düşününce hiç de zorlanmıyoruz hangisi daha iyiydi karar vermekte.
4. A Fistfull Of Dollars (1964-S. Leone) Sergio Leone gibi bir yönetmen kalkıp da Akira Kurosawa gibi bir yönetmenin filmini yeniden çevirirse o bu listeye girmez de nereye girer? Kurosawa'nın Yojimbo'sundan kendine özgü bir spagetti western olarak sunan Leone, isimsiz kahraman olarak Clint Eastwood'u layığıyla kullanıp gözlere ziyafet bir iş ortaya çıkarmış oluyor.
5. Twelve Monkeys (1995-T. Gilliam): Orijinali La Jette isimli kısa bir Fransız filmiyken Gilliam kendine özgü hayal dünyası ve mercek kullanımı ile doksanların en iyi ve en yaratıcı bilimkurgu filmini ortaya çıkarmış. Gelecekte insanlığın soyunu kurutabilecek olan bir virüse karşı engelleyici önlem olarak zamanda geriye gönderilen yarı-deli bir adamın hikâyesi ile Gilliam'ı ilk beşe almasaydık, yüzümüze tükürülmesi lazımdı.
6. Heat (1995-M.Mann): Bir kendini yeniden çevirme hikâyesi daha. 1980’lerde TV için çektiği “L.A. Take Down”u alıp Al Pacino, Robert De Niro, Val Kilmer ve eşsiz bir soygun sahnesi ile süsleyen Mann, yine renkler ve ışık kullanımı ile karakterlerin ruh dünyalarına, tezatlıklarına inmeyi hedefliyor. Hikaye anlatıcılığındaki ustalığını ne yazık ki sonraki filmlerinde görmesek de “ManHunter” ve “Miami Vice” ile polisiyeleri nasıl da severek işlediğini iyi bildiğimizden Mann'ın kendi kendisini bile aşan bu işini cümle âleme göstermeye niyetliyiz.
7. Some Like It Hot (1959-B. Wilder): Evet, Billy Wilder, Hawks'ın “His Girl Friday”'inden epey esinlenerek “The Front Page” diye bir film de çekmişti ama sinemanın kesinlikle en iyi komedi filmi olan bu filmi atlamak imkânsız. Kaynaklara göre aslında “Fanferen die Liebe” diye bir Alman filmine dayanıyormuş. İlk filmi izlemedim ama yönetmeni Billy Wilder olmadığına, o filmde Jack Lemmon ve Marilyn Monroe mükemmele yakın komedi performansları vermediğine ve Tonny Curtis, Carry Grant parodisi yapmadığına göre bu filmden iyi olması mümkün değil.
8. Unfaithfull (2004-A. Lyne): Tamam orijinali ile kıyaslanmaması gerekir. Chabrol'ün “La Femme Infidel”i bir başyapıt, kült bir suç filmidir; soğukkanlı ve güzeldir. Ancak tıpkı Lyne'nin diğer remake'i “Lolita”da olduğu gibi burada da filmin çok iyi oynanmış, iyi dramatize edilmiş, cinsel gerilimi iyi ayarlanmış olduğunu söylemeden edemeyiz. Lolita'daki muhteşem Jeremy Irons'ın yerini burada Diane Lane almış ve çıkardığı iş zaten ona bir Oscar adaylığı getirmişti. Film sırf Lane'in eşsiz performansı için bile listeye girebilecekken bir de Olivier Martinez'in aksanı, yakışıklılığı devreye girince kaçınılmaz olarak listede yükseliyor.
9. Little Shop Of Horrors (1986-F.Oz): Bulursanız kaçırmayın. 1959 tarihli b tipi bir korku filminden nasıl acayip bir komedi-müzikal çıkıyor bu filmle görme şansınız var çünkü. Ama asıl önemlisi Steve Martin'in sadist dişçi ve Bill Murray'nin mazoşist hasta olarak karşılıklı döktürdükleri sahneyi izleyebilmek. İlk filmin gizli cevheri Jack Nicholson ne ise bu filmde de işte bu hastalıklı ilişki de o. Kahkaha garantisi ile.
10. A Star Is Born: ve iki kere yeniden çevrilmiş bir drama. 1937 tarihli Orijinal film Janet Gaynor'ı, 1954 tarihli ilk yeniden çevrim Juddy Garland'ı ve 1976 tarihli yeniden çevrim de Barbara Streisand'ı (öğğk!) aynı role soyunduruyor. Hatta bu filmin ülkemizde Sezen Aksu-Bulut Aras'lı bir versiyonu sinema için (Minik Serçe) ve Mehmet Aslantuğ-Arzum Onan'lı bir tv versiyonu çekilmişti. Demek ki remake'leri epey fazla. Ama benim gözümde 1954 yapımı olanın yeri farklıdır. Her ne kadar ilk filmde Janet Gaynor'a hayran olsam da Juddy Garland-JAmes Mason ikilisinin Geore Cukor elinde harika bir uyum yakaladıkları yalan değildir.
İlk onu böyle sıraladıktan sonra aman ha kaçırmayın demek için Scorsesse'nin Cape Fear'ını, Burton'ın yeniden yorumladığı filmleri hatta ve hatta Godard'ın A Bout de Souffle'sinin amerikan versiyonu olan “Breathless”ı, Cronenberg'in elinde enfes bir şeye dönüşen “The Fly”ı, Murnau'nun filmine Herzog'un yönelttiği kamera nedeniyle “Nosferatu”'yu da listeye eklemek isteyebilirsiniz. Hiç biri olmadı “Some Like It Hot”tan çıkarılan Türkan Şoray-Sadri Alışık-İzzet Günay'lı türk tipi uyarlama “Fıstık Gibi Maşallah”ı seyretmek lazım. Tarık Tarcan-Perran Kutman(bu kez sarışın)'lı “Fatal Attraction” bozması “Sapık Kadın”ı, Emrah'lı “Coctail” çakması “Sensiz Olmaz”ı da izlemek isteyen çıkabilir elbette, herkes o yollara sapar muhakkak.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|