Weeds

Weeds, Desperate Housewives’ın başarısının ardından “ev hanımları konsepti tuttu, niye biz de ekmeğini yemeyelim?” hissiyatıyla yayınlanmaya başlamış gibi dursa da DH’ın konseptinden çok çok uzak ve acayip bir mizah anlayışına sahip, banliyöde geçmesi dışında ona öykünen bir yanı olmayan, “bi acayip” bir dizi. Mary Louise Parker 3 sene önce, DH’nin 4 kare asını ekarte edip komedi/müzikal kategorisinde en iyi aktris ödülüne kavuştuğunda “ne var ki bu hatunda bu kadar?” diye iç geçirdiğimi hatırlıyorum. Çünkü DH o sıra en iyi dönemlerindeydi ve Felicity Huffman ya da Marcia Cross alır diye ummuştuk hepimiz. Chris Rock, ödülü sunarken –hayal meyal hatırladığım kadarıyla- “kocasını bahçıvanla aldatan ev hanımları, ot yetiştirip herkese satan ev hanımları” vs. vs. gibi 5 ev hanımı kadını da tanımladıktan sonra “Amerika’ya hoşgeldiniz!” tadında bir şeyler söylemişti. Bu perspektiften baktığımız zaman durumun gerçekliği üzerine kafa yormamak elde değil.

Amerika’daki “ev hanımı” anlayışı gerçekten böyleyse, Türkiye standartlarına uygun bir “ev hanımı” dizisi burada çekilse aradaki uçurumun ne kadar büyük olacağını düşününce insan gülmeden edemiyor. Bir yanda “Esra Ceyhan izleyen ve Altın Günleri’ne giden annem”, öte yanda “ot satarak adım adım banliyönün baronesi haline gelen Nancy Botwin”. “Ot”tan anladığı tek şey balkonun önündeki çiçekleriyken, elin Amerikalı anasının ne boklar yediğini görse bir daha kendine gelemezdi herhalde garibim.

İki çocuk sahibi Nancy Botwin, kocası ölünce evi çekip çevirebilmek için para kazanmanın başka herhangi bir yolu olmadığından(?) “ot” işine giriyor. Nancy’i zaten bu sektöre ufaktan girmiş bir halde bulduğumuz için neden sanki başka bir seçeneği yokmuş da ot satmak mecburiyetindeymiş gibi hareket ettiğini bilmiyoruz, herhangi bir açıklama da hiç yapılmıyor (en azından izlediğim ilk 2 sezonda). Ama kendisi şu sözlerle aklıyor yaptığı işi: "I'm not a dealer, I'm a mother who happens to distribute illegal product".

Bir de birkaç bölüm sonra çıkıp gelen Nancy’nin kayınbiraderi Andy var ki evlere şenlik. Angels in America’yla şahsımı bayağı bir eğlendirmiş olan Justin Kirk tam bir piç olan Andy rolünde harikalar yaratıyor. Mary-Louise Parker ise gene Angels in America’dakine benzer bir etki bıraktı bende. Böyle manasız, boş bakışları oradaki kafayı bulmuş karakterini anımsatıyor bana nedense. Çok da zorlayıcı bir karakter de değil aslına bakarsanız. Elindeki içeceğiyle sallana sallana, “yemişim otunu! ko götüne!” havalarında pek bir rahat oynuyor (Bir gün de Starbucks’tan alınmış gibi duran kahvemsi şeyi de içme be kadın!!). Altın Küre’lik nesi var derseniz, kesinlikle Felicity ya da Marcia’yla aşık atabilecek kadar bir oyunculuk göremedim ben. Asıl takdiri ve belki de ödülü Nancy’nin arkadaşı Celia rolündeki Elizabeth Perkins hak ediyor ama Parker’ın gölgesinde kaldı sanırım. Bu kadar nevrotik, itici, çevresindekileri aşağılamaktan zevk alan, tam tabiriyle “yelloz” bir karakter bu kadar mı sevdirilebilir izleyiciye. Buradaki rolüyle 2 kez aday olduğu Altın Küre’ye halen ulaşamamış olması çok üzücü.

Weeds, hani “neyini sevdin bu kadar?” deseniz belki cevap veremem ama garip bir şekilde kendine bağlayan bir dizi. Herhangi bir ahlaki tavır sergilemiyor, tüm etik değerlerden soyutlamış kendini. DH’a göre drama öğesi ağır basmıyor. Komedi dizisi olarak görmek daha sağlıklı bir tercih olacaktır o açıdan, her ne kadar mizah anlayışı herkese hitap etmeyecek olsa da.



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010