
|
KiNo Röportajı
KiNo ile Ankara, Tunalı Pasajı'ndaki efsanevi Shades'te tanıştım. O andan itibaren aynı frekanstan konuştuğumuzu farkettik. Karşılıklı mail alıp, vermeler, görüşmeler ve bugüne kadar gelen dostluk. Saykodelik Rock'ın gizli hazine sandığına elimi daldırıp, mücevherleri çıkarttım. Aşağıdakilere buyrun.
Öncelikle sana "9" olarak mı hitap etmeliyiz acaba? Kimdir, nedir "9" karakteri?
Ben ses ve görüntü şairi KiNo olarak islerimi sürdürüyorum. Ama sanırım ‘asık’ daha doğru bir söz beni tanımlayan ama, ne yazık ki İngilizcede olmayan bir kavram. Eğer David Bowie’nin Ziggy Stardust’i bir karakterse, bende 9’un işlevi tam tersi. KiNo benim için bir alter-ego, public persona, 9 ise benim ta kendim. 9, görsel ve temasal olarak müzikte, filmlerimde, fotoğraflarda ve yazıp yaptığım her şeyin altındaki imza olarak beni diş dünyadan koruyan, nefsimin içindeki yaratıcı nefs, özüm. Böylece 9’a ters bir şey yapmayınca KiNo’da yanlış yere gitmiyor otomatik olarak.
Bu karakterin oluşumuysa çocuklukta gerçekleşti, kendi karakterimin farkına varırken. Ne zaman 9 numarasını bir yerde görsem aynaya bakmış hissini duyardım. İmaj ve ses’i bu karakterin duygusal kimliğini vücutlaştırmak için kullanmaya başladım çocukluğumdan beri.
Çok yönlü sanat altyapını (sinema,müzik,görseller) biliyoruz."image-sound-word" üçgeni şeklindeki sanatsal yaklaşımını bize açabilir misin?
Sanatsal altyapı doğru bir değim. Ama benim için en önemli konulardan biri benim sanatçı kimliğiyle ilişkilendirmemesi.
Tek derdim şairliği hakkıyla 21. yüzyılın şartlarına uygun olarak, insanlarla en yaygın paylaşım araçlarını kullanarak icra edebilmek. Bu şairlik, lirik bir şairlik değil. Edebiyat da, sanat da, müzik de pek umurumda değil.
Anadolu’ya özgün ve essiz ‘aşıklık’ geleneğinde olan köküm, Mevlana’dan Yunus Emre’ye, Aşık Veysel’e, Dadaloğlu’ndan Cem Karaca’ya, Barış Manço’ya giden bir ırmak, bende kendimi bu ırmağın sularının güncel kıyısı olarak görüyorum. Elde ne varsa onunla derdimi anlatmaya çalışıyorum.
Kendimi ifade ettiğim yazım seklim aslında 3 yaratıcı elementin birleşiminden oluşuyor: Görüntü ses ve sözler. Hem ayrı ayrı, hem de bu üçünün yaratıcı mediumarında, karşımdaki insanin ‘duygusal zeka’ olarak nitelendirdiğim düşünce mekanizmasını işletmek bütün derdim. Aslında bu en kapsamlı şekilde tek bir vücutta sinemanın tanımı. KiNo da ismindeki referansa dayanarak (Kino-Pravda = Film-Truth) bu şekilde, image-sound-words’un farklı mediumlarina dağılmış bir sinema. Godard, ‘sinema saniyede 24 kare hayattır’ demekle benim tüm hayatimi, bu ayni representasyona olan ilişkimi çok iyi anlatıyor.
Ve tabiî ki en önemli konu benim için; eğer sanat, şekilleri, renkleri, sesleri, anlamları insancıllaştırmaksa, benim bu elementlerle olan ilişkim bir sanatçının değil, sadece bir aşığın dilinden, gözünden ve gönlünden süzülen bir formsuzluk seklinde. Benim tek bilinçli amacım, yaptığım islerle sadece özgürleştiren bir bakış açısını sunabilmek, bu da bana göre şiirin edebiyata sığmayan gerçek anlamı. Hayatin içinde, bilincin hayata olan çelmesi.
Şair olarak görevim, tarihteki bütün ilişkileri çözümleyebilmek, daha önceki şairlerin bıraktıkları haritalarla, hangi formda yazılmış olursa olsun, (Van Gogh, John Coltrane, Syd Barrett, Mevlana, Mimar Sinan) insanlığın bilincinin kavradıklarını yeniden tekrar edebilmek. Bunu da yaparken bugünün dillerinde sunabilmek. Tabiî ki bu da doğal olarak herhangi bir estetik kaygı taşımıyor.

Seni dinlediğinde insan ’70 lerin psychedelic-rock’ından bir kaydın içinde buluyor kendini sanki. Seni zamanda 30 yıl öncesinde tutan nedir? Kimdir ilham kaynakların, etkilendiklerin?
Map of the Universe kesinlikle psychedelic bir albüm. Ama yapılışındaki tek bilinçli niyet dinleyicinin, zaman kavramını ortadan kaldırabilmek idi. Bu yüzden sadece 70’lerden değil, 1920’lerden günümüze kadar her donem suren müzikte her saniye mevcut diye düşünüyorum.
Yani eğer dinleyici bu müziği 30 yil sonra dinlerse ‘bu çok 2000’li yıllar’ diyememesi ve sadece o gün bile ayni, zamansız, mekansız hisleri uyandırabilmesi amacıyla yapılmış bir albüm.
Map of the Universe benim için bir başlangıç. Davullar dışında bütün enstrümanları ben çaldım ve stüdyoyu bir enstrüman gibi kullanmayı öğrendim. Çünkü, şarkı yazmama rağmen ben bir singer-songwriter değilim.
Pink Floyd’un benim oluşumumdaki önemi büyük ama direk ilham aldığım etkiler müzikten çok filmler ve karakterler. Film diyince yanlış anlaşılmasın, gerçek sinema şaheserlerinden bahsediyorum, film diye çok güzel bir şekilde kategorize edilen ‘konuşan romanlardan’ bahsetmiyorum.
Map of the Universe konsept olarak Jean-Luc Godard’in ‘2 ou 3 choses que je sais d’elle’ filmindeki Kahve-kosmos sahnesinden çıktı diyebilirim. Köpüklü bir fincan kahvenin yakın çekiminde Godard tüm evrene karşı durup bakarmış gibi sunduğu insanlığın pozisyonuyla beni karşı karşıya bıraktı.
Öteki büyük ilham kaynağım bana Revolution of the Mind ismindeki foundation’i kurmamdaki alt yapıyı veren kişi Andre Breton.
Albüm yapmaktaki amacın neydi? "KiNo" birşeyleri ispat etmeye mi çalışıyor ya da amaçladığı nedir?
Albümle belki de ispat etmeye çalıştığım, kültürel alanda söz sahibi olabilmek için bir hak kazanmak istemem olabilir. Çünkü, benim tek derdim bütün islerimi aslında insanlarla paylaşmak, batan gemi medyanın artik ortadan kalkan kontrolünün üstünden insanlarla buluşmak.
Albümün ötesindeki genel konsept Map of the Universe’le olan amacım ise insanlığın benliği ve yaptıklarıyla bulunduğu yerin, tarihleştirilmiş olan hikayemizin, gelinen noktanın bize sunduğu bakış açısıyla yeniden ele alınması.
Su ana kadar madde ve fikir bilimlerinin meydana koyduğu insan sosyo-psikolojik ve ekonomik yapısı gerçektende bir ayna gibi önümüzde, bana göre benim görevim bu zihinsel refleksiyon içerisindeki noktaları birleştirmek ve bütünlüğü tekrar insanlara hatırlatmak.
Albümünde Pink Floyd, The clash, T-Rex gibi birçok kültle çalışmış Jeff Blenkinsopp’la çalışmandan bahsetmek ister misin?
Analog sese bağlı kalarak, kendi yarattığı harmonik ve ritmik filtrelerle geliştirdiği prodüksiyon tekniği ve Jeff’in sesle olan ilişkisi çok ilginç. O’nun dinlediği şeyler bir bakıma sadece sesler ve sessizlik. Belki de hiçbir prodüktörün bırakmadığı kadar özgürce istediğim müziği yaratabiliyorum onun sayesinde. Beni çok iyi anlıyor ve artik birçok şey otomatik olarak refleks haline geçti. Hiçbir zaman sample enstrümanlar kullanmıyoruz. Bu nerdeyse affedilmez bir sey benim içinde. Herşey canlı ve analog. Stüdyoyu enstrüman gibi kullanabilmemle benim için hem bir öğretmen, hem de benim gelişimimi merakla izleyen bir dost oldu Jeff.
İlk önce, böyle bir albüm bütünlüğü taşıyan bir projeyi yapabilmiş olmak, Blenkinsopp’un ana amacı olan KiNo’yu geliştirmekti.
Su anda tekrar stüdyodayız ve bir single kayıt ediyoruz, adi ‘Youth’. Bu albümden sonraki ilk müziksel çalışmamız. Jeff KiNo’nun bütün yönleriyle yakından ilgili ve çok aktif bir rolü var. Albümün demo kayıtlarından beri neredeyse Jeff’in Ears adındaki stüdyosu, bir KiNo karargahı halinde. Hemen hemen bütün kayıtlar, görseller, benim çok sevdiğim public announcemenlar ve tüm koordinasyon buradan gerçekleştiriliyor. Blenkinsopp benim akıl hocam halinde.
Ayrıca, bir solo kayıt sanatçısı olarak benim canlı performansımı da Jeff düzenliyor. Yine kayıtlarda kullanılan aletlerle kimsenin duymadığı harmonik ve ritmik seslerle çoğunlukla akustik gitar üzerine yazılmış şarkıları albümdeki gibi geleneksel seslerden kaçarak aranje ediyoruz. Blenkinsopp, bütün yeteneklerinden dolayı çok önemli bir öğretmen olmuştur benim için.
Senin bir süre önce Londra’dan New York’a taşındığını biliyoruz. Müzikal bağlamda soruyorum, Londra mı, New York mu?
Londra’dan ayrılmamın tek sebebi ekonomik sebeptir... New York, Londra’dan daha ucuz, benim gibi sıfırdan bir şey yapmak isteyenler için. Ama Londra her zaman için kültürel ve müziksel olarak benim için bir gün geri döneceğim evim.
Genel olarak Amerikan kültürüyle sıcak bir temasım yok. New York benim için sevdiğim her şeyin getirildiği ve sevmediğim her şeyin üretildiği bir yer. Çok hoş, beni aktif tutan bir direnç sağladığından dolayı çok memnunum. Bu demek değildir ki, Amerika’dan bütün zamanlar içinde cıkmış olan en iyi şey olan blues ve jazz’in (domates disinda) üzerimde etkisi yok.
New York’da ve özellikle yasadığım semt olan Williamsburg’de herkes prodüktör, sanatçı ve müzisyen, çoğu şarkıcı...
Bana kalırsa Amerika sadece bütün dünyanın lunaparktaki komik sihirli aynada görünen hali. Çarpık, şişko, orantısız ve gerçektende sadece yüzeysel bir eğlence kaynağı.
Yeni nesilden dinlediğin, seni etkileyen, "seviyorum" dediğin gruplar, sanatçılar kimler?
Arson Turin ve kardeşi, Nina Valeria ve en çok sevdiğim grup olan Intermittent Lunacy. Bilmiyorum, bunların hepsini simdi uydurdum. Söyleyecek birselleri olup da her şekilde söyleyebilenler. Körler, sağırlar, kimsesizler. Benim için en yaratıcı insanlar, yasayan insanlar. Sanatçılıkla ilişkisi ve kaygısı olmayan karakterler ve yaptıkları. Böyle bir ton insan var hayatımda ama sizin tanıyacağınızı sanmıyorum.
Son olarak, bu röportajı okuyanlara iletmek istediğin mesajın var mı?
Batan müzik endüstrisine saplanmadığım için, Map of the Universe’i Türkiye’deki insanlara armağan etmek istiyorum. İsteyen herkes buradan ücretsiz albüme sahip olabilir.
http://www.kinomapoftheuniverse.com/mp3 ve http://www.myspace.com/kino
Umarım çok yakında bir konser için sizinle buluşabilirim. Haydi, getirin KiNo’yu Türkiye’ye.
"Big Apple"da görüşmek üzere diyorum.
"9" :)
Cheers! Onwards & Upwards.

Anasayfa>>
İnsan Bölümü>>
|