Seven Pounds – Yedi Yaşam
Bu yazı feci halde spoiler içermektedir!!
“In seven days, God created the world.And in seven seconds, i shattered mine...”
İnsan hata yapan bir varlıktır.Tanrı insanı bu şekilde yaratmıştır. Bilinçli ya da bilinçsiz hiç farketmeden, önemsemeden, nerde ve hangi zamanda olduğumuzu bir saniye bile düşünmeden, hiç bir hakkımız yokken kendimize ve etrafımızdaki herşeye zarar veren hatalar yaparız. Empati fakirliği, bencillik, yalan söylemek, düşüncesizlik, kibir. Bütün bu hataların üstüne ise sıra en büyük hataya gelir, kabullenmemek... Sanırım bazen vicdan azabını bile hak etmiyoruz. İnsan hata yapan bir varlıktır ve Tanrı insanı bu şekilde yaratmıştır. Ama çok azına yaptığı hataların bedelini kendi iradesiyle ödeyebilecek güçte bir ruh vermiştir. İtalyan yönetmen Gabriele Muccino, The Pursuit Happyness’de beraber çalıştığı mükemmel aktör Will Smith ile birlikte tekrar bir araya gelip bizlere böyle güçlü bir ruha sahip olan bir adamın hikayesini anlatıyor Seven Pounds’ta.
Sebebiyet verdiği araba kazasında karısının ve altı kişinin ölümüne yol açan MIT mezunu roket mühendisi Tim Thomas geçen süre içerisinde vicdan azabıyla boğuşmuş ve IRS’de (Vergi Dairesi) çalışan kardeşi Ben Thomas’ın kimliğini tam anlamıyla alarak sağlık ve maddi açıdan yardıma muhtaç insanlara ulaşıp canı ve herşeyi pahasına onlara yardım etme kararı vermiştir. Ama tek istediği yardım ettiği insanların bunu gerçekten hak ettiklerinden emin olmaktır. IRS kimliği sayesinde o insanları takip eder, yakınlaşır ve doğru kişilerse zamanı geldiğinde onlara yardım eder. Planı kusursuz bir şekilde işlerken hayati organını vereceği kişi olan Rosario Dawson’ın canlandırdığı Emily Posa’ya aşık olur ve olaylar gittikçe dramatik bir hal alır.
Film hakkında öncelikle bahsetmemiz gereken kuşkusuz Will Smith’in mükemmelden bile az hallice sergilediği performans. Genelde action ve komedi filmlerinin oyuncusu olan Will Smith, Gabriele Muccino sayesinde The Pursuit Happyness ve Seven Pounds’da Ali’den beri sergilediği en iyi 2 dram performansını gerçekleştirdi kanımca. Özellikle bu filmle birlikte dram oyunculuğu tavan yapmış durumda. Etrafındaki insanlara sahte gülücüklerle rol yapmak zorunda olan bir adam rolünü oynamak ancak bu kadar göze batmadan yapılabilirdi. Her karesinde Will Smith’in samimi oyunculuğu hissedilir durumda. İnsanlar ona bakmadığı sırada aniden değişen yüz ifadesi, hayatlarında hata yapmamak için ellerinden geleni yapan iyi insanların yanlarında hissettiği suçluluk duygusu, insanların yüzüne bakarken hissettiği önemsizlik, sağlıksız görüntüsü ve ses tonu tüm gerçekçiliği ile Will Smith’in mimiklerinde hayat bulmuş durumda. Özellikle Inez isimli bir yaşlı kadınla ilgilendiği sahnede sergilediği performans gerçektende ders niteliğinde. The Pursuit Happyness ile Oscar adaylığı bulunan Will Smith bu filmle de bence bir adaylığı hak ediyordu kesinlikle. Kendisi yeni Danzel Washington olma yolunda emin adımlarla ilerlemekte. Umarım dram rollerini tercih etmeye ve Gabriele Muccino ile çalışmaya devam eder.
Filmdeki diğer performanslar da oldukça kusursuz sergilenmiş. Rosario Dawson’un canlandırdığı kalp yetmezliği olan Emily Posa karakteri, aslında gayet iyi bir oyuncu olduğunu düşündüğüm ama hiçbir zaman hak ettiği yere nedense gelememiş, savaş filmlerinin değişmez oyuncusu Barry Pepper’ın oynadığı Will Smith’in çocukluk arkadaşı ( 25th Hour’da da Edward Norton’un çocukluk arkadaşıydı kendisi, bahtı böyle adamın) Dan karakteri ve Woody Harrelson ile hayat bulan kör call center elemanı ve piyanist Ezra Turner karakteri kesinlikle kalburüstü performanslar sayesinde filmin başarısında büyük pay sahibi. Will Smith ve Rosario Dawson arasındaki uyum filmin sıkıcı gelebilecek ikinci yarısında büyük bir akıcılık sağlamış durumda bana göre. Barry Pepper göründüğü birkaç sahnede bir türlü çözemediğim o karizmasıyla Will Smith’den bile rol çalıyor. Woody Harrelson çok az görünmesine rağmen özellikle restoranda otururken kendisini izleyen Will Smith’i farketmediği sırada saçını düzeltme anıyla aklımdan çıkmayacak bir kör performansı sergilemiş durumda.
Gabriele Muccino Amerika’da çektiği ilk filmi The Pursuit Happyness’e göre gerek sizi sona hazırlayan kurgudan sebep, gerekse hikayenin dramatik yanını sonuna kadar hissetirme derdinden sebep ikinci filmi Seven Pounds’da daha ağır bir sinema dili kullanmış durumda. Kimilerine sıkıcı gelebilen bu anlatım en azından 2-3 tane Theo Angelopoulos filmi izlemiş olan bünyelerde çok da bunaltı yaratmıyor. Film sürpriz diyebileceğimiz bir sona sahip ama bunu yapmak gibi bir derdi kesinlikle yok. Filmin ilk yarım saatinde dahi sonunu tahmin etmeniz zaten olası ama olay kurgusu ve anlatımı oyunculuklarla birlikte o kadar kusursuzki zaten tahmin ettiğiniz şeyler karşınıza çıktığında bile etkileyiciliğini sonuna kadar hissetiriyor. Filmde karşınıza çıkabilecek ama rahatsız edici olmayan bazı mantık hataları bulunmakta; buna da değinmeden geçemedim.
Gerçekten çok etkileyici olduğunu düşündüğüm bir dramla karşı karşıyayız. Alt metne çok fazla önem vermeden sadece sinema sanatının insanları kalbinden etkileme misyonunu önemsemiş, ruhumuza şöyle bir dokunarak hatalarımızı kabullenmenin erdemini bize hatırlatan bir film olmuş Seven Pounds. En azından Will Smith’in çok güçlü oyunculuğu için bile kendisinin ve sinema sanatının hayranları tarafından muhakkak izlenmesi gerektiğini düşünmekteyim. Ayrıca kesinlikle mendillerinizi yanınızda hazır tutmanızı öneriyorum.
“And if you're wondering why you, please stop.”

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|