Hunger - Açlık

Bu yıl Türk sinemasının ödül avcısı filmi olan “Sonbahar”la yakın tarihimizdeki cezaevi direnişlerini ve bunun yansımalarını izlediğimizde Türk sinemasının uzun süre unuttuğu ve doksanlar boyunca hatırladıkça da kötü örneklerini sergilediği politik sinemanın dört başı mağrur bir örneğini de izlemenin heyecanını yaşamıştık. Oysa bu gibi filmleri İngiltere öteden beri İrlanda hakkında, İspanya ise iç savaş hakkında çekip duruyordu. Hemen komşumuz Yunanistan'dan bu sinemanın en yetkin isimlerinden bilinen Costa-Gavraz çıkmıştı bir de. Şimdi de İrlanda ve IRA'ya dair bir filmle sinema salonlarımız yeniden politikleşiyor; üstelik muhteşem bir filmle. Hemen başta övgümüzü bol kepçeden dağıtmışlığımızdan asla rahatsız olmayacağımız bir film olduğu için de sonuna dek gönlümüz rahat bu övgüyle.

Hikaye gerçek bir hikayeye ve kahramana dayanıyor; Bobby Sands'in mücadele hikayesi. Birazcık tarih bilgisi: 1972 yılından itibaren IRA mahkumları cezaevlerinde politik suçlu olarak kabul görme talebi ile açlık grevine başlamışlardı. Başarılı olan bu grev ardından 4 yıl sonra mahkumların tüm hakları ellerinden alınmış ve de mahkumlar battaniye (üniforma giymemek ve de bunun yerine çıplak veya battaniyeli olarak dolaşmak) ve de yıkanmama (banyoya giden mahkumların gardiyanlar ve diğer mahkumların saldırılarına uğradığı iddiası ile banyoya gitmemeye başlamışlardı) protestolarına başladılar. 1981'de ise Bobby Sands avam kamarasına temsilci olarak seçildi. Tutuklu ve açlık grevinde bir aktivist olarak Bobby Sands'in parlamentoya seçilmesi çok ses getirse de Margareth Thatcher geri adım atmadı. Bobby Sands, açlık grevinin 66. gününde öldü. 3 Kasım 1981'de ise İngiliz hükümeti hapishane üniforması giymeme, hapishane işlerinde çalışmama, diğer mahkumlarla özgürce görüşebilme de dahil olmak üzere hak taleplerini kabul etti.

Anlaşılacağı üzere çokça sancılı bir dönemi aktaran film, aslında birazcık da İngiliz filmlerinde ara sıra hissedilen Thatcher dönemi ile yüzleşme isteğini barındırıyor. Zaten Thatcher'in greve karşı yaptığı konuşmaya yer verildiğinde demir lady'e yönelik öfkenin ve de suçlamanın hissedilmemesi imkansız. Senaryosunun kusursuzluğunu da şuraya kaydetmek gerekiyor. Tarihi-biyografik bir öyküyü anlatma işini IRA'ya yabancı bizlere, bambaşka coğrafyalara da uygulayabiliyor; üstelik bunları bir tarih dersi sıkıcılığında, belgesel kurmacasızlığında değil tamamen sinema içinde yapıyor. Yan karakter ve öykülerle verilen mücadelenin tümünü gösteriyor. Cezaevi gardiyanlarının tehlike altında olduklarını ve de mücadelenin namlusunun doğrultulduğu kişiler olabildiklerini göstermesi ve bunu sakin sakin yapması senaryoyu daha bir güzel kılıyor. Üstüne bir de bu senaryoyu anlatacağını çok iyi kavramış olan bir yönetmen alınca, sahneler cidden etkileyiciliğini, tokatlayıcılığını hakkıyla kazanmış oluyor.

Kimi yerlerde filme bakmak elbette çok zor. Gardiyanların mahkumları dövdükleri sahne başlangıcından, yani toplanan kasklı, joplu, kalkanlı gardiyanların gürültü çıkarmalarından sonuna dek harika çekimler barındırıyor. Kameranın bir göz olarak şahitliğine kayıyoruz burada ve gerilim tüm benliğimizi sarıyor. Ne yapacağını bilemeyen çaylak gardiyanın korku ve heyecanını ve de dayak yemeye koşan IRA militanlarının gururlarını aynı anda hissedip bir anda filmin sunduklarının ne denli erdemli olduğunun ayrımına varabiliyoruz. Elbette Bobby Sands'i canlandıran Michael Fassbender'e de değineceğiz ama ondan evvel bütün bir oyuncu kadrosunu alkışlamak gerekiyor. Eli dayak atmaktan yara olmuş gardiyanından yeni girdiği hapiste ne yapacağını bilemeyen toy militanına kadar tüm karakterler çok iyi oturtulmuş, bu karakterleri yorumlayan aktörlerin ekonomik, taşmayan, minimalist oyunculuk performanslarının gerçekçiliği daha da arttırdığı muhakkak. Veee söz sırası açlık grevindeki Bobby Sands'i canlandırma şerefine nail olan Michael Fassbender'e gelince önce bir nefesimizi kontrol etmemiz gerekiyor. Bu yıl sinemada Sean Penn'in Harvey Milk tiplemesiyle birlikte gördüğüm en iyi aktör performansını sunan Fassbender – soyadındaki harf farklılığına dikkat, bir bağlantısı yok Fassbinder'imizle- gene minimalist bir oyun tutturarak filmin havasına uyum sağlıyor ama sunduğu jest-mimik oyunculuğu, ses tonuna ve bakışlarına yansıyan ifade gücü ile canlandırdığı karakteri tüm haliyle sunmayı başarıyor. Özellikle Rahip Moran'la Sands'in karşılıklı konuşma sahnesinde -ki ucundan kıyısından Roland Joffee'nin “The Mission” filminde Jeremy Irons ve Robert de Niro'nun son konuşmalarını da anımsatır- Michael Fassbender ve Liam Cunningham ellerinden öpülesi aktörler listemize üst sıralardan giriş yapıyorlar.

Sonuç olarak kesinlikle izlenmesi gereken olağanüstü bir film var bu sefer sinemalarda.

Ha bu arada bu filmi izlerken aklınıza daha fazlası için istek gelirse diye; “In the Name Of the Father” (ve aslında Jim Sheridan'ın tüm işleri) ve “Some Mother's Son” muhakkak önerilir.



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010