Güneşi Gördüm
İzlediğim bir filmi eleştirirken, onu yönetmenin ve senaristin hayat görüşünden, politik duruşundan, daha önce yaptığı eylemlerden, söylediği sözlerden bağımsız ele almaya; filmin içinde oluşturduğu bakış açısını, orada anlatmaya çalıştığı hikayede takındığı tavrı incelemeye çalışıyorum mümkün mertebe. 99’da Magazin Gazetecileri Derneği Ödül Töreni’nde yaşananları çocuk olmama rağmen bugün bile çok net hatırlarım. Dile kolay 10 sene geçmiş. 10 senede fikirler değişir, duygular değişir, bakış açıları değişir, savunulan ideolojiler değişir… 10 senede çok şey değişir (ne üzücüdür ki Mahsun Kırmızıgül’ün bu filmde ele aldığı konu/lar değişen onca şeye rağmen yerinde saymaktadır; güzel ve yalnız –muhtemelen de bu kafayla hep yalnız kalacak olan- ülkemin yerinde saymaya devam eden diğer birçok meselesi gibi…) fakat benim derdim bu değişim de değil. Kırmızıgül’ün daha önce ne yaptığı nasıl düşündüğü beni alakadar etmiyor. Filmi kendi içinde, yönetmeni de filmiyle değerlendiriyorum; bu yüzden de tek ilgilendiğim şu anda Kırmızıgül’ün olaya hangi açılardan baktığı, ne ve nasıl anlattığı.
Peşinen: “Beyaz Melek” izlemediğim bir film olduğu için;
* herhangi bir kıyaslama yapamayacağım
* anlatıldığı gibi duygu sömürüsüne kaçıp kaçmadığını bilmiyorum
* Kırmızıgül'ün yönetmenliğine dair kafamda bir fikir oluşmuş değildi.
Türkiye'nin Doğusu'nda terör olayları yüzünden neredeyse kimsenin kalmadığı sınırdaki köylerinde yaşayan bir avuç insanın hikayesini anlatıyor Kırmızıgül. Terör olayları nedeniyle köyleri boşaltılan Altun Ailesi çaresiz yollara dökülüyorlar; bir kısmı akrabalarının yanına Norveç’e gitmek için göçmenleri kaçak götüren bir kamyona binip umuda doğru bir yolculuğa çıkarken diğer bir kısım hayal kırıklarıyla, çaresizlikle, fakirlik ve şiddetle dolu İstanbul yollarına dökülüyorlar. Norveç’in sosyal devlet kavramı, insana insan gibi yaklaşımı Altun Ailesi’nin oradaki fertleriyle gözümüze sokulurken, İstanbul’a gelenlerin iki yakası bir araya gelmiyor.
Ailenin kendini kadın gibi hisseden üyesi Kadri veya Kado (Cemal Toktaş) –ki kendisi hakkında yazının ilerleyen kısımlarında methiyeler düzeceğim–, burada tanıştığı travestilerle aynı ortama girerek yavaş yavaş cinsel kimliğini keşfetmeye başlayınca, film bu noktadan sonra Kürt Meselesi/Terör Sorunu’nu (artık nasıl adlandırıyorsanız) geçip cinsel kimlikleri yüzünden ötekileştirilenlerin sorunlarını anlatma derdine düşüyor (aslında genel anlamda toplumun “öteki”lerinin dertlerini anlatma çabası var ama bu hikaye en fazla öne çıkartılmış olanı). Yani Kırmızıgül, filmin başında az biraz askere çıkışıp “Devlet-Baba”ya sitem ettikten sonra aynı muhalif tavrı terör sorununda sürdüremiyor. Yine de değinmeye çalıştığı diğer meselelerde fazlasıyla cesur olduğunu kabul etmek gerek. Açıkçası, Kutluğ Ataman'ın "Lola und Bilidikid" filminden bu yana Türk Sineması'nda eşcinselliğin bu kadar yoğun ve böylesine cesurca işlendiği bir filme daha rast gelmemiştim. Gerçi Türk Sineması’ndan bu tip konuları işleyen azbuçuk radikal filmlerin çıktığını bile göremedik biz pek. En son hatırladığım bir tema olarak eşcinselliği barındıran film “İki Genç Kız”, ki o da Kutluğ Ataman’a ait zaten. Kısaca, bu denli homofobik bir toplumun sinemacıları içinde elini taşın altına sokmayı başaran nadir kişilerden birinin Mahsun Kırmızıgül olması ve de mevzunun altından alnının akıyla çıkmayı başarmış olması oldukça ilginç bir durum.
İşin teknik kısmına gelirsek, biraz eşelediğiniz takdirde Güneşi Gördüm, ciddi aksaklıkları, eksiklikleri (veya fazlalıkları diyeyim) olan bir film. Her şeyden önce, senaryosu çok konuşuyor. Sürekli olarak diyaloglar üzerinden verilmeye çalışılan mesajlar, bir süre sonra bende garip bir sıkıntı yarattı. Bir oğlu terörist, öteki asker, bir diğeri mayına basarak sakat kalan bir babanın durumunu, “Devlet-Baba”ya manasız bir savaş uğruna evladından, yerinden yurdundan edildiği için sitem ettirerek anlatmaya çalışmasaydı da biz adamı iyi anlıyorduk zaten. Ya da 80 darbesinden sonra işkence gören solcunun Türkiye’den kaçıp Norveç’te huzur içinde yaşadığını gösterdikten sonra Türkiye üzerine “bu baştaki zihniyet olduğu sürece bu sorun çözülmeyecek” gibisinden uzuunca bir tirat okumasına gerçekten gerek var mıydı, o ülkede yaşıyor olmasının sebebinin tam da o zihniyet olduğunu biz zaten biliyorken?
Oysa Kırmızıgül, pek çok sahnede herhangi bir diyalog olmadan, bu repliklerin anlatabileceğinden çok daha fazlasını söylemeyi başarmış. Henüz ikinci filmini çeken Kırmızıgül’ün kendi sinema dilini oluşturmaya çalışırken bocalamasını normal karşılayabiliriz. Yani fazla yetkin olmadığından görsel olarak derdini anlatamadığı için diyaloglara yüklenmesi deneyimsizliğe verilip geçiştirilebilecek bir durum fakat görsel anlatımı da her karesinde iyi olan bir filme bu denli zorlama diyalog sokuşturma çabasını -Kırmızıgül’ün derdini anlıyor ve hak da veriyor olmama rağmen- anlayamıyorum açıkçası. Ek olarak, görüntü yönetmenliği çok çok başarılı olmasına karşın kurgu işini daha yetkin ellere bıraksaymış keşke. Sahne geçişleri arasında sürekli olarak kararıp aydınlanan ekran, filmin akıcılığına da darbe vurmuş.
Ayrıca filmde, eş dost neredeyse artık yolda kime rast gelindiyse oynatılmış diyebileceğimiz kadar kalabalık bir konuk oyuncu kadrosu var. Yıldız Kültür’den Hande Subaşı’ya Cezmi Baskın’dan Ali Sürmeli’ye, Erol Günaydın’dan Menderes Samancılar’a ve Nurseli İdiz’e kadar rolleri 5 dakikayı geçmeyen bir sürü tanınmış simayı görmek ister istemez seyircinin dikkatini dağıtıyor. Gerçekten o komünitenin birer parçası olan travestilerin filme kattığı doğallıktan sonra Deniz Oral’ı kadın kıyafetleri içinde görmek, üstelik son derece irrite edici bir karakter ve performansla, ruhumda derin travmalar açsa da bozulan sinirlerimi gene travesti rolünde Vj Bülent’i görmeme kadar muhafaza etmeyi başarabilmiştim. Kırmızıgül’ün ise başrol olmasına rağmen tüm mesajını diğer karakterler üzerinden verdiğini ve hem diyaloglar hem de gözüktüğü sahneler açısından yer yer kendini geri planda bıraktığını görüyoruz. Kısa ama etkileyici bir performansı var onun da. Bunlar dışında Erol Demiröz, Demet Evgar, Murat Ünalmış, Altan Erkekli ve Şerif Sezer için ne söylesem eksik kalacak zaten.
Fakat özel bir paragraf açmakta bir sakınca görmediğim Cemal Toktaş -neredeyse hiç yerli dizi izlemediğimden Sıla’da keşfedememiş olduğuma gerçekten üzüldüğüm- adeta bir altın madeni. Bu tip rollere pek bulaşmayan oyuncularımızın yanında herhangi bir çekincesi olmadan rolü kabul eden ve röportajlarından edindiğim bilgilere göre bir süre travestilerle birlikte takılıp hem gözlem yapmaktan, hem de onların dertlerini dinlemekten çekinmemiş olan Toktaş’ı, performansından önce bu özverili çalışması için can-ı gönülden tebrik ediyorum evvela. Doğu’lu ve eşcinselliğini yeni yeni keşfetmekte olan Kado gibi farklı kimliklere hapsedilmiş zorlayıcı bir karakterin hakkını fazlasıyla ve olağanca sadelikle vermeyi başardığı için daha büyük bir tebriği hak ediyor. Galata Köprüsü üzerindeki final sahnesiyle tavana vuran oyunculuğunun Berfin (Kürtçe Kardelen) metaforu yüzünden üzerine doğan güneşle gölgelenmiş olması biraz üzücü ama yine de Cemal Toktaş’ın oyunculuğu hiç sarkmıyor. Kendisini İstanbul Film Festivali’nde Kara Köpekler Havlarken filminde de izleyebilecek olmamız ayrıca sevindirici.
Güneşi Gördüm, biraz fazlaca melodramatik bulunucaktır bazı sahneleriyle (kişisel olarak, bu sahnelerin birçoğunun dramatize edilmeden anlatılamayacağını düşünüyorum) ya da anlattığı ana hikayeyi (Doğu Sorunu) fazlaca üstün körü, hatta biraz da titreyerek işlemiş olması sebebiyle de pek sevilmeyecek veya belki eşcinsel gencin üzerine fazlaca durulmasıyla. Nolursa olsun, eğer izlemeyi düşünüyorsanız, olabildiğince cesur bir film yapmaya çalışmış olan Kırmızıgül’ün geçmişteki tavırlarını, yaptıklarını, düşüncelerini veya onun hakkındaki kendi yargılarınızı bir kenara bırakmanız ve kendisini ortaya koyduğu bu eserle değerlendirmeye çalışmanız hem kendiniz için hem de emek harcamış bunca insan için en hayırlısı olacaktır.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|