Slumdog Millionaire - Milyoner

Aylardır her ödül töreninde aldığı dünya kadar ödül ile adından söz ettiren, Batı’lı eleştirmenlerin ve seyircinin pek bir sevip bağrına bastığı ama Hintli’lerden oldukça tepki çeken ve sert eleştirilere maruz kalan Slumdog Millionaire, nihayet ülkemiz sınırlarına giriş yaptı. Şimdiye kadar film hakkında çokça atıp tutulduğundan ben biraz olumsuz eleştiriler üzerinde gitmek istiyorum ki bu esnada da şahsi fikrim de ortaya çıkar zaten.

Filmde kendisi gözükmeyen ama hikayede ufak da olsa bir yere sahip Bollywood Efsanesi Amitabh Bachchan, SM’in Hindistan’ı fakir, sefil bir ülke olarak yansıtıyorsa bu durumun en gelişmiş ülkelerde bile olabileceği gibisinden bir açıklama yaptı. Nitekim öyledir de zaten. Pek çok ülkenin yabancıların görmesini istediği pazarlanan turistik yüzü olduğu gibi kimselere gösterilmek istemeyen, saklanan, arka planda kalan yokluk içinde bir tarafı da vardır. Pek yadırgamamak lazım belki de bu açıdan Hindistan’dan gelen olumsuz yorumları. İşkenceden çocuk tacirliğine, Hindistan Ghetto’larındaki yoksulluktan fuhuşa, sınıf ayrılıklarından şiddete, polis işkencelerinden dini fanatiklere kadar Hindistan’ın türlü türlü yüzünü ortaya seren bir filmin Hindistan halkında hoşuna gidecek nesi olabilir.

Öte yandan, her ne kadar film, Hindistan’ın görünmeyen yüzünü ortaya koymayı amaç edinmişse de bu yaşanan sefaletin fazlaca istismar edilerek seyirciye sunulması sırf Hindistan’da değil, bazı Batı’lı eleştirmenlerce de tepkiyle karşılandı. Mesela, The Times yazarı Alice Miles film için şöyle bir tanım ortaya attı: “Poverty Porn (Sefalet Pornosu)”. Polisten işkence gören kenar mahalle çocuğumuz… tacize uğrayan, gözleri kör edilip dilendirilen çocuklar… fahişeliğe zorlanan küçük kızlar… dini fanatizmin katlettiği Müslümanlar… tüm bunların sunuluş biçimi, fazlaca göze sokulması kimilerine rahatsız edici gelmiş olabilir ama şahsen bu istismar eleştirisine katılmadığım gibi Hindistan’ın içinde bulunduğu koşulların da doğru yansıtıldığına inanıyorum. Yukarıda saydığım durumlara Hindistan gibi Dünya’nın ikinci en kalabalık nüfuslu ülkesinde rastlanmaması zaten beklenecek bir durum değil.

Yönetmenimiz Danny Boyle, vasat işlerini bile beğendiğim filmografisi içinde türlerden türlere başarıyla atlamayı becermiş pek sevdiğim bayıldığım bir isimdir. Ama sübjektifliğimi bir kenara bırakırsam, Slumdog Millionaire benim gözümde yönetmenin en iyi işi olmasa da rahatlıkla üçüncüsü (Trainspotting, 28 Days Later) sayılabilecek, aldığı olumlu yorumları ve ödülleri sonuna kadar hak ettiğini düşündüğüm bir prodüksiyon. Bu nedenle kendi sinema sektörlerinden ülkelerine dair gerçekçi bir yaklaşım benimseyen pek az iş çıkmış Hintli sinema eleştirmenlerinin ve seyircilerinin SM’e haksızlık ettiği görüşündeyim. Belki son dönemde bu yönde bir çabaları var ama sinema tarihlerinin büyük bir kısmı ne yazık ki şarkılı türkülü danslı eğlenceli hafif filmlerden oluşuyor. Imdb’de tam da benim düşündüğüm yönde şöyle bir yoruma denk geldim: “Danny Succeeds Where Bollywood Fails”. O açıdan, bu tartışmalar biraz da Batı’lı beyaz adamın gelip Hindistan’da film çekmesine bağlı; Hintli bir yönetmenin elinden şu film çıksaydı aynı tepkileri alacağından ciddi anlamda şüphem var. Hani elin Amerikalı’sı İngilizi gelip burada yalnızca gecekondu mahallerini çekse veya Doğu’ya gidip oradaki durumu inceleyen bir film çekse bizim insanımız da Batı’nın kafasında oluşacak “Türkiye imajı” için endişe duyup benzer tepkiler verebilirdi.

Şayet filmin senaryosu yalnızca Batı’lı isimlere ait olsaydı ve tamamen oryantalist bir bakış açısıyla kaleme alınsaydı bu tip eleştirileri kabul edebilirdik rahatlıkla çünkü Batı’nın Doğu’yu anlayışı biçiminden her daim en fazla rahatsızlık duymuş milletlerden bir tanesi de biziz. Kaldı ki biz Hindistan’ı görmedik, gezmedik, yaşam şartlarının ne durumda olduğunu bilmiyoruz, ayrıca turistik geziye bile gitsek bilgimiz bize gösterilecek olanla sınırlı kalacak büyük ihtimal. O açıdan Türkiye de dahil birkaç yerde konsolosluklarda çalışmış Hintli yazar ve diplomat Vikas Swarup’un ülkesinin içinde bulunduğu sosyal ekonomik ve de siyasi koşulları, kitabında tarafsız bir biçimde yansıttığını yine senarist Simon Beaufoy’un da bu materyale sadık kaldığını varsaymak durumundayız. Gene de yer yer filmde Batılılara has ciddi bir yüzeysellik hakim. Slumdog (bu isim de ayrı bir tartışma yarattı) Jamal’ın hikayesini az çok biliyorsunuz zaten ama tekrarlayalım. Bizdeki “Kim 500 Milyar İster?” yarışmasının Hindistan versiyonu olan yarışmaya katılan ghetto’lardan kalkıp gelmiş Jamal, her soruya doğru cevap vermesi ve büyük ödüle yaklaşması dolayısıyla polis tarafından göz altına alınıp sırrını söylemesi için sorguya çekilir. Sorgu esnasında yavaş yavaş öğreniyoruz ki bildiği cevaplar bilgili, eğitimli biri olduğundan değil yaşadığı deneyimlerden öğrendiklerinden ibarettir. Yalnızca hayatının aşkı Latika’ya ulaşmak için yarışmaya katılan Jamal’ın çocukluğundan başlayan hayat hikayesinin anlatıldığı ilk kısımlar çocuk oyuncuların enerjisinden de kaynaklanan su gibi akıp giden bir ilk yarı sunuyor. Bilhassa Jamal’in çocukluğunu oynayan ufaklığın tüm seyirciyi kendine hayran bıraktıran bir sevimliliği var.

İkinci kısma geçtiğimizde, Jamal’ın genel eve düşen Latika’yı oradan kurtarması, ortaya çıkan kötü adamlar, kavuşamamaları için karşılarına çıkan türlü türlü engeller gerçekten de eleştirildiği üzere Yeşilçam filmlerimizi anımsatmıyor değil ama başı boş sokak çocuklarının yakalanıp dilendirildiği kısımda yakaladığımız Erol Taş’ın Sezercik’i dilendirdiği filmle olan benzerliğinden itibaren o Yeşilçam havasına girdiğim için sonradan hikayenin böyle bir noktaya kayması beni çok da rahatsız etmedi.

Filmde beni tek rahatsız eden nokta ise Jamal’a sorulan sorularla hayatının paralel olarak ilerlemesi oldu. Yani ilk soruların cevaplarını hep çocukluğundaki deneyimlerinden dolayı biliyor, sonrakileri de genç olduğu dönemlerden. Boyle, burada biraz daha gidip gelmeli bir kurguyu tercih etseymiş film çok daha ilgi çekici, merak uyandırıcı bir hale gelebilirmiş. Gene de kurgu konusunda Chris Dickens’a söylenecek olumsuz bir şey yok. Aldığı En İyi Yönetmen ve Film ödülleri açısından incelersek, Benjamin Button karşısında Slumdog Millionaire’in her türlü avantajlı olduğu aşikardı zaten. Fincher’ın tüm çabalarına rağmen CCoBB, lineer bir hikaye çizgisi takip eden, seyircisine pek kendini sevdirmeyi başaramamış, gereğinden fazla uzun ve ilgi çekici konusuna rağmen SM kadar orijinal bir öykü sunamamış bir yapımdı, her ne kadar benim için daha kişisel bir yapım olsa da.

Skins’teki rolüyle de beğenimi kazanmış olan Dev Patel, Jamal rolünde bir kez daha yeteneğini konuşturuyor. Latika rolündeki Freida Pinto’nun da yolu bu filmden sonra açılır ümit ediyorum ki, zira güzelliğiyle gözlerimi alamadım kendisinden. Son tahlilde, Boyle kimilerinden tepki alsa da yarattığı rengarenk Hindistan atmosferi ve akıcı hikayesiyle uzun zamandır toplayamadığı kadar çok takdir topladı. Trainspotting’le zaten seneler önce hak ettiği ödüle nihayet ulaştı. Stephen Daldry’nin bile çektiği 3 filmle 3 kez aday gösterildiğini düşünürseniz, Danny Boyle gibi bir yönetmenin henüz ilk adaylığını almış olması bile komik duruyordu açıkçası.

* Bir de en sondaki Bollywood filmlerine saygı duruşu niteliğindeki dansa bayıldığımı söylemezsem çatlarım.



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010