Revolutionary Road - Hayallerin Peşinde
“Kitabımı yazarken ben bir iddiada bulundum ve 1950’lerde yalnızca banliyöde değil, tüm ülkede konformizmin genel bir ihtirasa dönüştüğünü söyledim…
….Bu ülkede 1776 yılında açılan gelişme yolunun 50’li yıllardaki konformizm tutkusuyla çıkmaz yola saplandığını düşünüyorum.”
Richard Yates’in bu cümlelerle açıkladığı Revolutionary Road kitabı, 2000’lere girerken Alan Ball ile imza attığı Amerikan Güzeli’yle başlayan banliyö eleştirisine devam etmek isteyen Mendes için şüphesiz iyi bir kaynak. Bunu söylememdeki temel neden Yates’in bu özeleştiriyi yapmaktaki başarısından ziyade romanın ele aldığı dönemin bugünkü Amerikan yaşam tarzını biçimlendirmede ciddi bir rol oynamış olması. Biz Desperate Houseviwes veya Weeds gibi dizileri ve American Beauty veya daha güncel bir örnek olarak 2006 yapımı Little Children’da gördüklerimizi baz alırsak 50’lerde başlayan bu sürecin bugün halen muhafaza edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
“I Love Lucy” gibi dizilerle 50’lerin başında “beyaz eşyalarıyla, eviyle, çocuklarıyla ve eve ekmek getiren eri’yle mutlu olan ev kadını daha ne isteyebilir?” düşüncesinin pazarlandığı dönemin, “American Way of Life”ın temellerinin atıldığı yıllar olduğunu düşünürsek Mendes’in bu sefer sürecin ilk evresine gitmesini pek garipsememek gerekiyor belki de.
Peki bu süreç nasıl işledi? İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin getirdiği rahatlık duygusu, artan ekonomik refah, gelişen ve modernleşen toplum, bireyleri daha üst bir yaşam tarzını benimsemeye teşvik ederken bir o kadar da tek tip ve monoton bir kalıba hapsetmeye başladı. Daha fazla tüketmeye teşvik edilen bireyler, istedikleri her şeyi elde etseler de hep daha fazlasına sahip olmak için çalışmaya başladılar, öyle ki bir süre sonra ne istediklerini bile unuttular. Sonucunda ortaya çıkan boşluk duygusu, tatminsizlikleri de beraberinde getirdi ve bir daha hiç doldurulamadı. Kadın ve erkeğin aile içi ve sosyal hayattaki rolleri kalın çizgilerle belirlenirken, bu rollere sıkışıp kalan kişiler, bir zamanlar istedikleri şeylerin hiçbirini yapamamış olduklarını fark ettiklerinde yaşam tarzlarından sıyrılmak için çok geç kalmış oldukları gerçeğinin farkına da acı bir şekilde vardılar.
İşte April ve Frank Wheeler çiftini de, kısacık bir tanışmanın ardından tam olarak böyle mutsuz ve umutsuz bir halde buluyoruz. Taşındıkları “Devrim Sokağı”nın isminin aksine günden güne sönükleşen evlilikleri ve çok mutlu başladıkları bu yeni hayatları giderek kendilerini köşeye sıkıştırdıkça suyun üstünde kalmak için çırpınan Wheeler’lar, tüm çabalarına rağmen bir çıkış yolu bulamamakta ve her geçen gün dibe doğru yol almaktadırlar. Kendilerini özel gören, taşındıkları bu yeni ortamdaki sıradan insanlardan daha farklı olduklarını düşünen Wheeler’ların istemeden vardıkları bu boğucu durum, şüphesiz onlar için ayrı bir hayal kırıklığıdır. Çünkü diğerlerinden hiçbir farkı olmayan tipik Amerikan Ailesi olup çıkmışlardır. Frank, babasının çalıştığı Knox ismindeki firmaya girmiş her gün aynı rutin işine gidip masa başında oturmaktan başka bir iş yapmamaktadır. April ise oyunculuk kariyerinin sonlanmasıyla kendini hapsettiği ev hayatında, isteklerini dizginlemeye çalışan, (u)mutsuz bir ev kadınına dönüşmüştür.
İyice çaresiz bir noktaya sürüklenen April kendince bir çıkış yolu bulur: Her şeyi bırakıp ailece eşinin zamanında gittiği Paris’e gidecekler, April kendini ev hayatından kurtaracak ve bilinmeyenlerle dolu Paris’te yeni bir maceraya başlayacaklardır. April’ın son çırpınışı olarak gördüğümüz bu istek, Frank için de cazip gözükmektedir. Boş hayatlarından kurtulabileceklerine dair bu ufacık umut bile tüm ruh hallerini değiştirir. Bunu, Frank’in her sabah trene binmek için gittiği istasyonda tiril tiril gri takım elbiseleri içinde ve fötr şapkalarıyla oradan oraya koşuşturan insanlar arasında öylece durup gülümsemesinde, yelken açacakları yeni hayatı, daha da önemlisi eski, boş hayatlarını geride bırakacak olmalarını komşularına ballandıra ballandıra anlatmalarında görürüz (komşu ev hanımının duruma verdiği reaksiyon olayın diğer bir üzücü boyutu, ki filmin en travmatik sahnelerinden biri olduğunu düşünüyorum). Fakat, ne var ki aldığı iş teklifiyle monoton işinden kurtulabileceği düşüncesi Frank’i oldukça cezp eder. Kırılma noktası da işte tam burasıdır hikayenin. Yates’in bahsettiği konformizm tutkusunu Frank’te çok net biçimde görürüz. İyi kazanacağı bir işi, güzel bir evi, eşi ve çocukları vardır. Bu güvenli hayatını bırakıp neden sıfırdan başlayacakları bilinmezlerle dolu Paris’e gitsinlerdir… April’ın beklenmeyen hamileliği Frank’in sahip olduğu şeyleri koruma çabası ve kalırlarsa mutlu olabileceklerine olan inancıyla birleşince küçük dünyasında kapana kısılan April’ın son umut tohumları da çürür. Frank’ın umudu hayatta ne istediğini bilmeyen April’in içindeki boşluğu da körüklemiştir. Sonuç ise, yine yeni yeniden binbir parçaya bölünen hayallerdir…
The Stepword Wifes’tan Ang Lee’nin Buz Fırtınası’na kadar pek çok benzeri filme mekan olan Connecticut’ın filmdeki iç boğucu atmosfere tuz biber ektiği aşikar. Kendi yalnızlıkları ve boşluklarında boğulan insanların hikayesini anlatmak için şehrin tam dibinde, kalabalığın ve gürültünün olmadığı fakat bir o kadar da uzak, yalnız ve sessizliğe gömülü tek tip evlerle dolu bir eyaletten daha iyi bir yer seçilemezdi herhalde. Bunun da etkisiyle Sam Mendes, oldukça dingin, iç boğucu ve karanlık bir hikaye çekmeyi başarmış.
Halihazırda daha önce bir kimya tutturmuş olan Kate Winslet ile Leonardo DiCaprio’nun ne kadar doğru seçimler olduklarını ve filmi ne kadar yükseğe taşıdıklarını söylememe gerek bile yok. Yalnız, Akademi için fazla eleştirel bir film olduğundan olacak, Revolutionary Road’taki performansı es geçilip pek derinlikli olmayan Hanna Schmitz gibi nispeten düz bir karakterle ödül verilmesi bana biraz anlamsız geldi. Öte yandan, belki Kate’in bu filmde bu kadar gölgede kalmasının nedeni, sanki daha dürüstmüş ayağına yatan fakat aslında April’dan daha iki yüzlü bulduğum Frank karakterinde DiCaprio’nun kariyerinin en iyi işini çıkarmış olması da olabilir. Yine de Akademi’nin yerine Brad’i oturtarak kendisinin bu başarısını taçlandırmamış olması çok üzücü (Blood Diomand’la bile aday yapmıştınız lan, Yuh!).
John Givings karakteriyse, iki yüzlü çiftimizin içinde bulundukları durumu açık bir biçimde ortaya koyan, çatır çatır tüm gerçekleri yüzlerine çarpan kilit bir karakter olarak filme biraz daha iyi yedirilebilirmiş açıkçası. Yani toplamda 15-20 dakika gözüken karakterin fonksiyonu biraz “işte geldim, gerçekleri yüzünüze çarptım, işlevimi tamamladım ve şimdi de sahneyi terk ediyorum”dan biraz öte olsaymış fena durmayacakmış senaryo içinde. Yalnız Michael Shannon’ın kesinlikle hayran bıraktıran oyunculuğu bu açığı nispeten kapatmayı başarmış. En azından filmin başından beri empati kurmama izin verilmeyen iki ana karaktere sonunda birilerinin ağızlarının payını vermiş olması açısından benim gözümde ekstra bir puan kazandı.
Revolutionary Road, American Beauty’nin yanında çok ağır, karanlık ve seyircisine sancılı bir 2 saat yaşatan bir film belki fakat eleştirisini daha derinden yaptığını, hikayesini daha yedire yedire anlattığı kanısındayım. Hem de 30’larına gelmiş, gençken hayal ettiği hiçbir şeyi elde edememiş Wheeler gibi çiftlere, 20’lerinin ve hayallerinin başında olup da Wheeler’lar gibi olmak istemeyenlere kişisel muhakeme yaptıracak kadar…
İşin ticari boyutunu bir kenara bırakırsak, yarısından sonra “eski sevgilinizin önünden son model arabanızla geçip hava atabilirsiniz, hede hödö…” şeklinde saçmalamaya başlayan kredi kartı reklamı, ilk kısmında ne yazık ki pek manidar bir soru sorar: “Ne zaman vazgeçtiniz hayallerinizden?”
Sahi ya?

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|