The Antlers - Hospice
Hospice'in hikâyesi, aynı zamanda Peter Silberman'ın yok oluşunun hikâyesi. 2006'da Silberman New York'a taşınıyor ve kendini bir buçuk senelik acı dolu bir kayboluşa zorluyor. Hospice, işte o kayıp zamanın bir açıklaması. Ve evet, acıklı mı acıklı.
Bütün bu depresyon yüklü biyografik alıntılar, eğer albüm bu kadar dürüst ve içten olmasaydı, albüm reklâmının iyisi kötüsü olmaz, sanatçı klişesidir, ne yapsa yeridir diye kestirip atılabilirdi. Ama ne albümde, ne de Silberman'ın kendi kayboluşunu müziğe aktırış şeklinde sıradan bir şey var. O yüzden albümün karanlık ve hüzünlü havasına ve bir o kadar bulantılı hikâyesine bir boyut daha kazandırdığı için, albümü dinlerken aklımın bir köşesinde hep Silberman'ın kayboluşu vardı. Neden be adam, ne yaptın o kadar zaman boyunca, neler yaşadın, şarkı sözleriyle ne alakası var bütün bunların? Bu kayboluş hikâyesinin bir önemi olmalı!
Hospice bir konsept albüm. Tiksinmek çok kolay olsa da o edebi-müzikal yaratıklardan, Hospice'in üzerinde iki sene boyunca uğraşmış Silberman. İki yıl boyunca albümün hikayesi ve müzik o kadar iç içe geçmiş ki, genelde konsept albümlerin üzerinde iğreti duran anlatımlar, bu albümde öyle yerli yerinde, müziğin öyle ayrılmaz bir parçası ki, Hospice'e konsept bir albüm dersem Antlers'a haksızlık etmiş olurum. Ve kendini belli ediyor, ne kadar acılı ve zaman alıcı bir süreç olduğu bu albümü yapmanın. Sonu ölümle bitecek bir aşk hikâyesinin bolca hastane ve ameliyathane imgeli iç burkucu anlatımı, uzun zamandır gördüğüm en tekrar tekrar okunası şarkı sözleri de aynı zamanda. Pişmanlıklar, ayrılıklar, kızgınlıklar ve korkularla dolu bir "sevgiliye mektup". Kayboluşun ve kaybetmenin ve yaşlanmanın ve en sonunda ölümün hikâyesi. Kısacası Silberman, müzik olmadan da kendi başına ayakta durabilecek kadar iyi bir hikâye anlatmış. Bir de üstüne müzik eklenince, aman Allah.
Antlers'ın daha bir pop havalarındaki önceki albümünün aksine, Hospice çok daha derinden ilerleyen, boğuk ve kapalı bir albüm. Akılda kalıcı nakaratlar, eşlik edebileceğiniz tekrarlanan sözler ya da dans edebileceğiniz ritimler yok. İçine kapalı, belli bir ses paletinin dışına pek taşmayan, olabildiğine gri, loş ve koyu bir sesi var. Böyle anlatınca ne kadar sıkıcı geldi kulağa ama hiçte öyle değil. Bahsettiğim yağmurlu hava rengi, seslerin içeriğiyle ilgili. Biçimsel olarak çok daha geniş ve engin Hospice. Gitarlar üstüne gitar koyarak ve vokalleri bazen arkaya bazen öne atarak birazcık shoegazecilik yapmış Silberman. Şarkılar pek öyle birbirinden ayrılacak gibi değil, fazlaca iç içe geçiyorlar, o yüzden bir kere albümden kopunca tekrar bir yerinden tutması biraz zor. Biraz daha nefes aldırabilseydi fikirlerine, melodilerini biraz daha açıkça ortaya koysaydı, çok daha çekici bir albüm olabilirdi. Ama Hospice'i belki de böylesine merak uyandırıcı ve başarılı kılan da baştan sona devam eden tutarlı ve aralıksız yapısı. Bu kadar hastanenin, ayrılığın insanın içini kurutmaması imkânsız, o yüzden araya serpiştirilen daha dingin anlar, bazı bazı sahneye çıkan ağırbaşlı üflemeliler albüme bambaşka bir dinamik katıyor.
Bunu söylemeyi pek sevmiyorum ama zahmetli bir albüm. Özel olarak kendini kapatmasından değil de, çok doğal bir şekilde; dışladığı için değil, anlatmaya çalıştığı şeyleri söylemek zor olduğu için böyle kopuk geliyor insana. Ama ilk dinleyişte sıkıcı, belirsiz ve hatta donuk gelebilecek şarkılar, bir kaç dinleyişten sonra içlerini açıyorlar ve o kadar güzellik dolu ki içleri, böylesine karamsar bir hikâyenin aynı zamanda ne kadar mutluluk taşıyabileceğini de anlıyor insan.
Lieberman çok üzmüş kendini. Ama albümünün çıkış günü blogunda yazdığı yazıdan belli ki, Hospice'i yaparak içindeki sıkıntıyı dökebilmiş dışarıya: "I'm excited to feel things moving in such a positive direction, to have life be so different than it once was." Bu kadar içten, güzellik dolu ve duygusal bir albümden sonra, Lieberman'la tanışmış gibi hissediyor insan. Hikâye bu yüzden önemli.

Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>
|