The Bucket List

Rob Reiner çok bayıldığım bir yönetmen olmasa da “Stand by Me” filmini izledikten sonra takdir ettiğim ve takip etmeye çalıştığım bir yönetmendir. Her ne kadar son dönemde pek dişe dokunur film çekmemiş olsa “The Bucket List”i çektiğini ve yanına da Jack Nicholson ve Morgan Freeman gibi iki ustayı aldığı öğrendiğim zaman pek bir heyecanlanmıştım. Senaryo ne kadar kıytırık olursa olsun, bu 2 oyuncudan ve bu yönetmenden çıkan işi beğeneceğimden emindim.

Konu itibariyle fazla klişe dursa da -ki gerçekten öyle- aşmış iki oyuncuyu barındırması sayesinde bunu çok iyi kapatmış. Aynı hastane odasını paylaşan iki yaşlı adam fazla zamanları kalmadığını öğrendiklerinde daha önce yapmak istedikleri ama fırsat bulamadıkları şeylerin bir listesini yapıp uygulamaya karar veriyorlar. Film ilk yarısında hastanede geçen sahneler ciddi anlamda kendinizi kötü hissetmenize, karamsarlığa kapılmanıza neden olabilir. Ama bu iki hasta yaşlı adamın kaynaşması ve beraber bir yolculuğa çıkacak kadar yakınlaşmaları açısından gerekli. Ayrıca bu sahneler kanserli hastaların durumunu da çok gerçekçi bir biçimde yansıtmış. Belki izlerken içiniz daraldığı için bir an önce bitsin ve şu eğlendikleri kısma geçelim diye düşünüyorsunuz ama yolculuğa başlamalarından sonra fark ediyorsunuz ki hastane sahneleri diğerlerinden çok daha sağlam olmuş.

Edward Cole (Jack Nicholson) hayatı boyunca hep işleri konusunda çok başarılı olmuş ama özel hayatında mutluluğu yakalayamamış, kendi aksini iddia etse de, yalnız ama zengin bir adam. Carter ise tam aksine torunlu torbalı mutlu bir aileye sahip, geçimini araba tamiriyle sağlamış, zor şartlarda çocuklarını yetiştirmiş birisi. Özelliklerine baktığınız zaman, yabancıların “steryotip” dedikleri klişe karakterler gibi dursalar da canlandıran oyuncular yaşayan en iyi birkaç aktörden birisi olunca işin rengi değişiyor. Bu iki karakter Carter’ın parasıyla çıktıkları bu yolculukta birbirlerini ve kendilerini tanımaya yardımcı oluyorlar. Listedekileri gerçekleştirmek için çıktıkları bu fiziksel yolculuk aslında bir o kadar da içsel bir yolculuk.

Morgan Freeman’ın canlandırdığı Carter, filmin anlatıcısı konumunda aynı zamanda. Anlatımın bir yerinde fazla ömrünün kalmadığını öğrenmesinden hemen önce şöyle bir şey sölüyor: “Bir araştırmaya katılan 1000 kişiye ‘ne zaman öleceğinizi bilmek ister misiniz?’ diye sorulmuş. %96sı ‘hayır’ cevabını vermiş. Bense hep geri kalan yüzde dördün içinde olduğumu düşünürdüm. Bu, durumu çok daha açık hale getirecektir, ne kadar zamanınızın kaldığını bilirseniz. Fakat öyle olmadığı ortaya çıktı.” Aslında filmi gayet güzel özetleyen bir replik bu. Ne zaman ölmek istediğimizi bilmek istemiyoruz, hemen yarın ölebilme ihtimalimiz olduğunu da biliyoruz ama buna rağmen hayatı ertelemeden her an son anımızmış gibi düşünerek yaşamıyoruz. Belki siz de kendin listenizi yapacaksınız hemen akabinde ama bu yaşlı iki adam gibi seneler sonra fark edeceksiniz belki, aslında o listedeki hiçbir şeyi yapamamış olduğunuzu. Ehem.. daha fazla ciddileşmeden toparlayalım şu yazıyı.

Hem keyifli hem hüzünlü bir film “The Bucket List”. İzledikten sonra uzun uzun sizi düşüncelere sevkedeceği kesin. Hayatın çok kısa olduğunu, yapmak istediklerimizi ertelememiz gerektiğini söylemeye çalışan çok tanıdık ama bir o kadar da doğru bir ana fikri var filmin. Yine filmden bir replikle “Carpe Diem” konulu yazımıza bir son verelim. Piramitlerin tepesinde otururken bilgi küpü Carter, Edward’a Mısırlıların inanışına göre cennete girmek için öldükten sonra iki soru sorulduğunu söylüyor.

- Hayatından keyif aldın mı?
- Senin hayatın başkalarına keyif verdi mi?  



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010