The Spirit

Frank Miller, Rodriguez ile kafa kafaya verip 3-4 sene önce Sin City ile çıkageldiğinde “oha olm, o neydi lan?” şeklinde yanımdaki arkadaşı sarstığımı, dumurlardan dumurlara sürüklendiğimi çok net hatırlıyorum. Çocukluğundan beri çizgi romanlarla haşır neşir olmuş bir bünye olarak romanları okurken yaşadığım orgazma denk bir zevk yaşatmıştı Günah Şehri bana (Sanırsın porno tasviri yapıyorum; hazır isim de müsait). Dedektiflik öyküsünden suçun kol gezdiği karanlık şehir atmosferine, femme-fatale’lerinden cinayet ve intikam öğelerine kadar 40 ve 50’lerin film-noir öğelerini başarıyla harmanlayan bir film olarak çizgi roman uyarlamalarının doruk noktasıydı belki de.

Miller’ın ikinci yönetmenlik denemesi olarak Will Eisner’ın 40’larda yazdığı gene aynı klasik noir öğelerini işlediği dedektiflik hikayesi The Spirit’i seçmesi bu açıdan garipsenmeyecek bir durum olduğu gibi iyi bir iş çıkaracağından da birçok kişi emin gibiydi. Ne de olsa bildiği sularda yüzecekti Miller. Filmin ilk başarısızlığı, Miller’ın henüz yönetmenlik kariyerinin başında olduğu için radikal bir tavır takınmaktan çekinip Sin City’vari bir yöntemle filmini çekmeye kalkışmış olması. Yalnız şunu unutmuş ki Sin City bir ilkti ve onun arkasından gelen ve aynı tarzı benimseyecek olan herhangi bir proje de onun kopyası olmakla suçlanacaktı. Bu adam yaratıcısı Frank Miller olsa bile… fakat işin asıl eleştirilen boyutu siyah-beyaz arka plan üstüne kırmızı kravat + mavi göz kombinasyonunu uygulaması değil.

Temel problem, bir yandan Miller’ın günümüzde geçen fakat 40’lardan fırlamış gibi duran (ki öyle) bir şehrin ve karakterlerin hikayesini noir stilinde anlatayım derken öte yanda da eski ucuz B-filmlerinin havasını yakalamaya çalışması. Abartılı oyunculuklarla süslü filmimiz John Waters filmlerini en iyi örneği olarak sayabileceğimiz “camp” denilen stili tutturmaya çalışıyor. Yani bilinçli olarak, ciddiyetsiz, kötü, banal ve absürd bir film olmak gibi bir gayesi var. Bu açıdan hoşuma gitmedi desem yalan olur çünkü Miller, hiç filmini ciddiye almamış; hatta resmen film kendisiyle dalga geçiyor. B-filmlerine kaçan hikayenin bu tonu ise şu nedenden ötürü rahatsız edici; Miller, ilk filminde kendi tarzını yaratsın diye uğraşırken Rodriguez ve Tarantino’nun B-movie stili tarzlarına öykünmeden de edememiş. Sonuç olarak karşımıza feci halde bocalayan tutarsız bir film çıkmış.

Ayrıca eleştirilerden de okuduğum kadarıyla Eisner’in yazdığı Spirit karakterinden çok farklı bir Spirit portresi var filmde. Gabriel Macht’ın ciddi anlamda rahatsız eden oyunculuğu ise böyle bir filmde çok fazla sırıtıyor çünkü Miller’ın tüm umursamaz, esprili, ciddiyetsiz tavrı içinde Macht kendini de oynadığı rolü de çok ciddiye almış. Camp filmleri abartılı oyunculuk içerir tabi ama Macht’ınki gayet bilinçsiz bir tercih. Bu yüzden, Samuel Jackson abimizin çok eğlenerek oynadığını tahmin ettiğim kötü adamımız The Octopus kesinlikle hikayeye cuk oturmuş. Tüm bu “campy style”a yaraşır bir sallamazlıkla canlandırıyor rolünü. Zannediyorum hikayeyi okuyup “ben mi kurtarıcam sanki filmi, ko götüne!” falan dedi kendisi. Dünya umurunda değil. Öyle eğlenceli…

Eva Mendes, femme-fatale olmak için çok kasmış kendini. Scarlett Johansson ise onu bile becerememiş. Ortada dolanan, neye hizmet ettiğini pek çözemediğim bir hatun var bunların dışında. Bir de Ellen diye bir hatun var, o fena değildi gerçi. Uymuş bu saçma sapan atmosfere. Paz Vega da öyle bir görünüp, memelerini sallaya sallaya bir dans ediyor, sonra da kötü kadın kahkahasıyla mekanı terk ediyor.

Uzatmayayım, kötü bir film kendisi özetle. Feci hem de. Olmamış be Miller abi, çok istedim beğeneyim ama olmadı. Kağıt üzerinde iyisin de pratikte sıçmışsın açık konuşmak gerekirse. Gözünü seveyim bir daha film projesine kalkışacaksan git Rodriguez’den üç beş taktik al da diğer çizgi romanlar mundar olmasın elinde. Hadi koçum…



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010