Fever Ray – Fever Ray

Dinleyici,

Genelde albüm çıkar ve ardından, albümle ilgili bilgi dağarcığı genişlemiş olan eleştirici kişi albüm hakkında dilediğince atıp tutar.

Fakat bu yazıda tamamen duyusal ve hissiyata dayalı bir anlatım söz konusu olacak... Malum, sabırsız interweb sakinleri yeni albümleri çabucak ele geçiriyorlar ve albüm ofisyal olarak yayınlanmadan doyuyor ve başka bir albüme geçiyorlar. Bunun doğruluğu, yanlışlığı ve yarattığı yeni kültür başka bir şey. Ancak yazarbozar tayfanın kafasını karıştırdığı ve kısıtlandığı bir gerçek. O yüzden, hatalarımı görmezden gelmenizi temenni ediyorum.

Pek sevgili bir The Knife dinleyicisiyken ve bir The Knife dinleyicisinin 2006 yılının sonlarından 2009'a kadar sabırla beklemesinin tahribatlarını etkili bir biçimde yaşıyorken Karin Dreijer Andersson'ın büyüleyici sesinin başka isimlerde vuku bulması dertlere deva, hastalara şifa, depresyona veda şeklinde dalgalanmalara neden oldu. Featuring olayları(örn: Röyksopp, What Else is There) bir nebze olsun tatmin etmişse de albüm albüm kokan, mümkünse Karin'in 10'dan fazla eserin içinde bulunduğu çalışmalarla bize gelmesini; bize kendi sözleriyle esmesini diliyorduk.(Herhalde öyle yapıyordur diğer dinleyicileri de.)

Nitekim, o an gelip çattı. Ortada bir adet Fever Ray vardı. Fever Ray, solo projeydi. The Knife henüz bitmemişti, grup dağılmamıştı... Eylül ayında bir opera ile karşımıza çıkacaktı. Fever Ray ara gazdı. The Knife'a neler oldu, dedirtecekti. Çünkü ister istemez The Knife'a benzetecektik. "Allah, Allah" diyecektik, "Bu erkek sesi, kardeşi Olof'un sesi değil mi?" diyecektik. Ve daha bunun gibi bir sürü soruyla şarkıları dinlemeye koyulacaktık. Çok çabuk tüketen bir nesil olduğumuz için bir çoğunuz doğal seçilim ile yeni çıkan başka albümlere yönelecektiniz. Kalan bir kısım genç Karin'e aşık olmadığı veya "The Knife hiç değiştirmemiş kendini, hala aynı, pehh!" dediği için bir süre sonra dinlemekten vazgeçecekti. Son kalanlar ise -işte aranılan insanlar- günlerce, haftalarca bu albümü dinleyecekti. Her kelimesini ezberleyecek, albümün her saniyesini içinde hissedecekti.

Ama burda hissedilmişi de var:

Fever Ray, pandoranın kutusu gibi... İçine girmeniz ve orada her ne olup bitiyorsa sonunu düşünmeden ilerlemeniz gerekiyor. Ya da İsveç'in kışını yaşamanız, ormanlarında günlerinizi geçirmeniz, bir çiftlik hayatı sürmeniz...

Yolda yürüyorsunuz, hava karanlık. Üzerinizde muhtemelen kalın bir kaban var. Bir yerlere yetişmeniz gerekmiyor, gökyüzü açık, etrafınızda hiç insan yok ve evinize yakın olan o boş araziye birkaç adım sonra yaklaşacaksınız. O sırada kulağınızda yükselen ses boş arazinin çevresinde avazınız çıktığı kadar bağırarak koşturmanıza sebep olabilir. Ardından kulağınızda yankılanan sesi kendi sesiniz zannedebilir, gözlerinizi kapatıp kendinizi koyu yeşil yapraklı ağaçların bulunduğu ormanlarda hayal edebilirsiniz. Ama biz, normal insanlar, irade kontrolü ile bu tür davranışlardan hep uzak yaşıyoruz. Bize ne kazandırıyorsa...

Fever Ray dürtüsel davranmana sebep oluyor, dinleyici. Sentetik günlerini synthlerle organikleştiren bir müzik türü keşfetmiş bu insan-lar. Janr manr, hak getire! Duyduğuna dokunma isteği beliriyor birden. Sana neler anlatıyor ki, o şarkılarda hapsedilmiş yaşamın içine tıkılmak istiyorsun. Karin'in yankılanan sesinin çalıların arasından yükselmesini arzuluyorsun, "Yavrum, yemek hazır." diyen annenin Karin olmasını diliyorsun uyumadan önce. Amerikalı noiseciler gibi ormana cıbıl cıbıl koşasın geliyor. Hâlbuki İsveç'te her yer sulak, her yer orman. Sağım solum ormanken ve de orman ne güzel ne güzelken, neden başka bir şey yazayım değil mi? Karin de öyle yapmış. Özendirmiş de özendirmiş. İkea'dan ve Jens Lekman'dan sonra The Knife/Fever Ray de İsveç'e taşınmam için mantıklı bir sebep olarak karşıma çıkmış. Neredeyse bütün şarkılarında İsveç'teki inzivasından ve de yaşamından bahsetmiş. Büyülemiş de büyülemiş. Karanlıktan korkutmamış, yıldızlardan yön buldurmuş, evden kaçmayı özendirmiş, yalnızlığı öğütlemiş, soğuktan zevk alınması gerektiğinin üzerinde çokça durmuş, ziraatı ve ormancılığı desteklemiş(bakan olmalı bu kadın)... Bir de, kozmik aşk anlayışıyla yakıp yağmalamış kendisi. Artık astronomiye mi inanırsınız, kuantuma mı? Voodooya mı inanırsınız, kara büyüye mi... Bilemiyorum. Ama enerjinin dalga dalga içinizde yükseldiğini görmemeniz imkânsız.

Dinleyici, Sana teker teker şarkı anlatmanın manası yok burada. İki çift sıfır dokuz'un en hayalperest albümünden bahsettim burada, sen hala "Şu şarkıda basları yoğun olarak kullanmışlar, geçişleri insanı kendinden geçirtir." dememi bekliyorsan, seni başka albümlere alalım biz. Bu albümde yok öyle bir şey.

Son olarak, God Save Karin!






Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010