Changeling – Sahtekar
Güzide yerli dağıtımcılarımızın “Sahtekar” çevirisini kendilerince uygun gördükleri kelime anlamı “bebek değiştirme/bebekken değiştirilen çocuk” olan Changeling (neden böyle bir kavram var ve neden böyle bir kavrama bir tanım atfedilme gereği duyulmuş onu da çözemedim ama), polis kayıtlarına Wineville Chicken Coop Murders olarak geçen 1928-30 yılları arasında Los Angeles’ta yaşanan bir seri cinayet vakasını ele alıyor. Seri cinayetlerden daha da öte bu dava, L.A.P.D.’nin yozlaşmışlığını ve birçok hasır altı ettikleri olayın ortaya çıkmasına da neden olduğu için milli bir davaya dönüşen, önemli bir olay.
Cumhuriyetçi olduğunu bildiğimiz, yaşlandıkça daha muhafazakar bir tavır sergilemek yerine giderek muhalifleşen Clint Eastwood, Christine Collins’in hikayesine takıntılı hale gelen ve bunu geniş bir kitleye duyurma amacıyla yanıp tutuşan J. Michael Straczynski’nin senaryosunu okuyunca Los Angeles Polis Teşkilatı’nın tarihinde bir yüz karası olan bu haklı davanın teşkilatın o dönemki iç yüzünü eleştirmek için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyor ve kolları sıvıyor. Aslında ülkemizin de içinde bulunduğu koşullar göz önüne alınırsa yerli seyircinin de kendine pay çıkarabileceği noktaların olduğu dolu dolu bir hikaye bu.
Çocuğunu tek başına yetiştirmeye çabalayan Christine Collins, bir gün işten eve geldiğinde oğlu Walter’ın kayıp olduğu fark edip polise bildirir. Aradan geçen 5 aydan sonra Walter’ın bulunduğuna dair gelen bir haberle oğlunu tren istasyonunda karşılamaya giden Christine Collins’i daha büyük bir sürpriz beklemektedir; Los Angeles polisinin bulduğu çocuk Walter değildir. Dahası zaten halkın gözündeki imajı yerlerde sürünen Los Angeles polis teşkilatı itibarını zedelememek için çocuğun Walter olduğunu kabul etmesi konusunda Christine’e ciddi bir baskı yapmaya başlar. Filmimiz baştan, bir annenin çocuğunu kaybetmesi ve onu bulmak uğruna yozlaşmış polis teşkilatına karşı vereceği mücadele şeklinde kafamızda bir şablon yaratsa da sonrasında öyle bir yola sapıyor ki bırakın konudan konuya atlamayı türden türe geçiş yaptığını bile söylemek mümkün.
Collins’in davası bir süre sonra, hayatını polis teşkilatının tüm kirli çamaşırlarını ortaya dökmeye adamış olan kilise lideri Gustav Briegleb’ın ilgisini çekince olay oğlunu kaybeden bir annenin dramından çıkıp kilise ile kanun adamları arasındaki sürtüşmeye geliyor. Straczynski’nin senaryosu bunla da yetinmeyip polise karşı geldiği için akıl hastanesine tıkılan Collins’in içler acısı durumuna geçiş yapıyor ve bizde de kadıncağızın oğlunu kaybettiğine mi üzülelim yoksa kadının haline mi üzülelim gibi bir bocalama yaratıyor ister istemez. Hatta hikayeyi falan bırakıp Angelina acaba ne zaman “Girl, Interrupted”taki moduna geçiş yapacak diye meraklara bile salındım. Bir de bu akıl hastanesinin foyasının meydana çıkarılması olayı yetmemiş gibi hikayemiz yarısından sonra bir seri katil hikayesine döndüğü zaman tür değiştirdiğimizi de söyleyebiliriz. Tüm bunlara uzunca mahkeme sahneleri de eklenince, yürekleri dağlama amacıyla konunun nereden nereye getirildiğine şaşırmamak elde değil.
Ayrıca zaten oldukça iç burkan bir hikaye anlatıyor olmasına rağmen Clint Eastwood’un üstün bir çabayla filmini neden daha melodramatik yaptığı da meçhul. Bu noktada bu konu üzerine bir arkadaşımla girdiğimiz tartışma sonucu, hatırladığım ve onun anlattıklarından anladığım kadarıyla yaptığı bir yorumu dile getirmek isterim: “Adam bana tecavüz sahnesi gösteriyor diyelim. Bir filmde böyle bir sahnenin var oluşunun benim için anlamlı, etkileyici, çarpıcı bir yanı yok; filmin beni etkilemek için ekstra bir çaba sarf etmesi gerekmiyor çünkü bu olayın kendisi zaten yeterince çarpıcı.”
Changeling’i de buna güzel bir örnek olarak sayabiliriz; Eastwood filmini “Gerçek Bir Hikayeden Uyarlanmıştır” diye değil “Gerçek Bir Hikaye” diye açıyor çünkü. Yani biz kafadan filme etkilenerek, çarpıcı bir dramla karşılaşacağımızı bilerek hazır bir şekilde gidiyoruz. Sonuç olarak yönetmen ekstra bir çaba göstermese bile konu edindiği gerçeklere bağlı kaldığı sürece bizim evlat acısı yaşamakla kalmayıp bir de oğlunu bulma uğruna karşılaştığı zor durumlarla baş etmeye çalışan Christine’nin durumuna biz zaten üzüleceğiz.
Filmin tüm bu ağlak tavrını bir kenara bırakırsak, işin biraz kolayına kaçılarak polis teşkilatının yozlaşmışlığını derinlemesine eleştirilmeyip konu, kamuoyuna yansıyan olaylardan sorumlu adamların görevden alınmasının her şeyi çözümleyebileceği gibi bir noktaya getirilmiş sonunda. Halbuki bu çürümüşlük teşkilatın tamamına ait, en alt kademedekinden en üstüne kadar herkesin sorumlu olduğu bu skandal, çok daha detaylı bir eleştiri için iyi bir seçim olabilirmiş ama çok konuya değinmek isterken bu konuya pek eğilememiş.
Peki ya Oscar adayı Angelina Jolie napmış? Peşin peşin belirteyim Angelina Jolie kafayı kazıtıp Britney Spears çakması bir moda dönse hiçbir şekilde ilgimi ve beğenimi kaybetmeyecek bir isim. Bu nedenle filmi izlemeden kendisi hakkında objektif bir bakış açısı oturtabildiğimi söylemem çok zor. Yine de her ne kadar Jolie’nin performansını Oscar adaylığı için kafi bulsam da yer yer abartılı ve yapmacık tepkilerinin olduğunu kabul etmek durumundayım. Ayrıca tüm o çocuğunu kaybetmiş anne acısına rağmen cart kırmızı ruju ve makyajlı yüzüyle gözüktüğü her sahnede karakterin durumuna içlenmemizi feci halde baltalıyor. Bereket versin yardımcı tüm oyuncuların bir o kadar fonksiyonel ve destekleyici rolleri var ki bu açık kolay kapanıyor.
Her zamanki inanılmaz kibar ses tonuyla (bağırdığı sahnelerde bile bu kibar tonlamayı hissetmek mümkün) John Malkovich, dişli kilise papazı rolünde Jolie’ye iyi eşlik ediyor. Fakat şüphesiz en fazla takdiri hak eden iki isim var: yüzsüzlük ve –tanımımı mazur görün- tam bir şerefsizlik abidesi Yüzbaşı Jones rolündeki Jeffrey Donovan, o anda karşınızda olsa suratına tükürmekten iki kafa çakmaya kadar çeşitli tepkiler verdirebilecek derecede iyi bir performans sergiliyor. Seri katilimiz Gordon Northcott rolünde Jason Butler Harner kısa da olsa rahat tavırları ve sinir bozucu gülümsemesiyle üzerimde Ledger’ın Joker’i gibi korkutucu bir etki bıraktı. Filmin sonuna kadar nefret duygularımızı kabartıp kabartıp son dakikaya kadar patlama seviyesine getiren Harner, son sahnelerinde bir seri katile bile acıyabildiğimiz çarpıcı bir veda yapmış.
Son dönemlerinde bile hala çok iyi yapımlar çekmeye devam eden Eastwood’un filmografisi için belki biraz zayıf gözükebilir Changeling ama tüm eleştirilerime rağmen filmden memnun ayrıldığımı ve daldan dala atlayan senaryosuna rağmen yönetmenin becerisiyle nispeten derli toplu bir hikaye izlediğimi söyleyebilirim. Özellikle sanat yönetiminin bir harika olduğunu ve 1920’lerin Los Angeles’ının tıpkısının aynısı bir şekilde yansıtıldığını yazımın son noktası olarak belirtmek isterim.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|