Somers Town

François Truffaut, küçük serserilerin ve suçluların hayat hikâyelerinden biraz gerçekçi, biraz umut dolu, biraz siyah/beyaz filmler çıkardığında onu takip eden pek çok Fransız yönetmen oldu. Bu yönetmenlerin oluşturdukları sinema; Paris odaklı, jum-cut'larla bezeli, çok şık kamera hareketlerinden kaçınan, doğrudan sinema içinde var olan bir sinemaydı. “Yeni Dalga”nın etkisi ABD'de John Cassevetes, Martin Scorsesse, Bob Rafelson gibi yönetmenleri etkilemişti elbette ancak çıkardıkları işlerin bir “Amerikan Yeni Dalgası” olduğunu söyleyemeyiz. Oysa İngiltere'de Lindsay Anderson, Karel Reisz, Tony Richardson, Ken Loach, John Sclessiner, Ken Russel gibi yönetmenler “İngiliz Yeni Dalgası”nı kurmuşlardı bile, tıpkı Fransızlar gibi günlük hayatın içindeki sıradan insanları konu alan, onlar üzerinde hikâye oluşturan İngilizlerin filmleri ne yazık ki Fransızlarınki kadar hatırlara kazılmamış olsa da; “A Taste of Honey”, “Saturday Night and Sunday Morning”, “This Sporting Life” gibi unutulmayacak filmleri ortaya çıkarmaya yetmişti. Akımın kısa sürmesi üzücüdür.

Shane Meadows'u ise ülkemiz sinemalarına girmeyen, es kaza izleyenlerin hayran kaldığı “This is England” filminden tanıyoruz. Geçen yıl BAFTA'larda “En İyi İngiliz Filmi” ödülü de dahil olmak üzere pek çok ödül de kazanan, Thatcher İngilteresi'nin ruhunu, punk'ı, zenofobiyi ve neo-faşizmi küçük bir çocuğun hikayesi üzerinden anlatan filmin çarpıcılığı karşısında yönetmeni bir kenara kaydetmiş ve beklemeye başlamıştık.

Elimizdeki film, “İngiliz Yeni Dalga”sından bir film gibi. Konu basit, hikâye basit, karakterler basit, hiçbir özellikleri yok ve film devam ediyor...

Gidecek hiçbir yeri olmayan Tomo ile Polonyalı göçmen Marek'in Londra'da başka kimseleri olmadıkları için dost olmaları üzerine küçük bir film. Tomo, trenle geldiği Londra'daki ilk gecesinde soyulur ve dayak yer, bir kafede tanıştığı içine kapanık Marek'in evine yerleşir-elbette bundan Marek'in babasının haberi yoktur. Tomo, Marek'in odasında saklanarak yaşamaya devam ederken iki delikanlı da kafede çalışan Fransız garsona âşık olur ve garsonun Paris’e geri dönmesi ile sarhoş olurlar ve de Marek'in babasına yakalanırlar.

Bu kadarlık bir hikayede Shane Meadows sakince iki delikanlının dostluğu, aşık olmaları, hayal kırıklıkları ve sarhoş olmalarını kameraya alıyor. Çokça işlenmiş bir dostluk/delikanlılık hikayesi de olsa, hatta “Die Kleine Freiheit” nedeniyle daha evvel görülmüş bir göçmen/delikanlılık/dostluk hikayesi olsa da yönetmen Shane Meadows ve senarist Paul Fraser hiç de o filmler gibi melodrama yanaşmadan, hatta ki mutlu bir sonla filmi bitirip çıkıyorlar. Hayatın kendisi gibi, ağır ve sürpriz dramalar yerine hayatın normal ritmi ve akışında bir küçük film ortaya koymayı tercih ediyorlar. İşte bu filmi “British New Wave” yapan da bu zaten. Üstelik yanına “This is England”da şaşırtıcı bir performans da çıkarmış olan Thomas Turgoose ve de hiç tanımadığımız Piotr Jagiello'yu da alıp iki genç oyuncusundan sıcacık performanslar alıyor.

Sinemalarımıza ve belki de dvd dükkanlarına asla uğramayacak bu küçük, kısa, siyah beyaz filmi edinmek, farklı sinema anlatılarını görmek lazım.




Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010