Güz Sancısı

Güz Sancısı Kendi Argümanına Yenik Düşen Film

Bir kere film 6-7 Eylül Olayları ile ilgili olmadığından, ben de 6-7 Eylül Olayları’ndan bahsetmeyeceğim. Sadece dönemin fon bezi olarak kullanıldığını bilin yeter. Unutulmaya yüz tutan bir konuyu hatırlatması açısından takdir edilebilir tabi, fakat bu başka bir konu. Filmde asıl olarak, hangi tarafta duracağına karar veremeyen Behçet isminde bir karakterin, nasıl kötü yola düştüğünü seyrettik. Bu karakterin hikâyesini takip ederken de, bir anda kurgu seyrinden çıkarak 6-7 Eylül Olayları bir görsel şenlik olarak sergilendi. O dönemi hissetmekten ziyade, görsel açıdan harcanan çaba ve “sanatsal” bir ürünü takdir edebilirdik en fazla.

Neyse, baştan başlayalım. Ya da başlamadan önce takılmış olduğum birkaç noktayı paylaşayım. Böyle tarihî bağlamda önemli bir filmde küçük yönetmen oyunlarını ben hoş göremiyorum. Komünist listesinde Zeki Demirkubuz’un ismini göstermenin bu filme nasıl bir katkısı vardır, merak ediyorum. Bu bir komedi filmi değil ki. Seyircinin filmle arasına mesafe koymasından öte bir görevi olmadığı kesin. Ya Behçet karakterinin ismine ne demeli? Biliyoruz ki Behçet bir hastalık ismi. Evet, bu hastalık genelde İpek Yolu ülkelerinde ve genç erkeklerde gözlemleniyor. Şimdi bu göndermeler izleyicide olumlu bir etki mi bırakıyor? Filmin başrolündeki karakterlerin annelerinin olmaması ve bunun gözümüze sokulması neye hizmet ediyor? Zuhal Olcay’ın bir anda ortaya çıkması sonucu filmden kopmamam beklenebilir mi? Hele karafatmadan, musluktan falan hiç bahsetmiyorum.

Yeniden filme dönmeye çalışalım. Behçet karakterinin arada kalmışlığına biraz daha sıkı sarılsaydı, Güz Sancısı iyi bir film olabilirdi. Yersiz de olsa, “tanıdım ben seni, sen hayatı seyredenlerdensin” söylemi üzerine gayet güzel bir film inşa edilebilecekken, aynı başkarakterin düştüğü ikileme düşmüş görünüyor. Behçet gibi Güz Sancısı da tarafını seçemiyor. Bir yanda sanatsal kaygılar, bir yanda gişe kaygıları, bir yanda 6-7 Eylül Olayları... eriyip gidiyor her şey bu kaotik ortamda. Ne Behçet’i kavradık, ne aşkı yakaladık, ne tarihi anladık. Araya bir not düşmeliyim. Sinemada filmlere verilen aranın ticarî bir güdüyle ortaya çıktığı gerçeği, filmleri iyi bölümde incelemeyi çoğu zaman yakışıksız kılar. Denir ki “yönetmen filmini iki bölümde yapmıyor; film bir bütündür”. Fakat Güz Sancısı öyle değil. Filmin neresinde ara vereceğine karar verilmiş olduğundan ve iki yarının farklı yapılar sergilemesi sebebiyle, ayrı ayrı değerlendirmekte bir beis görmüyorum. Filmin ilk bölümündeki uzun aşk sahnelerini yok sayarsak, Behçet’in içinde bulunduğu durum bence hem toplumsal hem de sinemasal açıdan kıymetliydi. Seyircisini seyirci olmakla itham eder görününce heyecanlandığımı da itiraf etmeliyim. Filmin ilk yarısı, dizinin reklam giren yeri gibi bittiğinde, cafcaflı sanat yönetmenliği ve uzun aşk sahneleri haricinde umudumu koruyordum. Fakat ikinci yarısında beni bekleyen sade bir hüsranmış. İlk yarıda Behçet’te bulunan eksen, ikinci yarıda kendini imha ediyor.

“Uyanmış” Behçet’in maceraları süredursun, biz ikinci yarıda mevhum Selanik haberini radyodan duyuyoruz. Halk galeyana geliyor ama kan falan dökülmüyor. Olayların çığırından çıkmasında bilinen gerçeklerden biri yağmalama, tamam. Ama ölen tek karakter olarak, filmin ilk yarısından bize mîras Elena’yı görmek biraz garip. Küçük fragmanlarla askerin tepkisizliğinin gösterilmesi ve “kötü” karakterin telefon görüşmesinde aleni olarak durumu ifade etmesi yeterli gelmedi benim gözüme. Filmin finalinde gerçek fotoğrafların kullanılmış olmasının ise bir kötü bir de mazur görülebilir yanı var. Kötü yanı, başta da belirttiğim gibi olayları yansıtamadığı halde filmi belgesel havasına bürümesi. Mazur görülebilen yanı ise, filmde kullanılan abartılı dekora tepki gösterecek seyirciye belge sunma ihtiyacı. Mazur görsek de, belgelerle aklanmış gibi görünse de, dekor abartılıydı ve fazla estetikti. Arkadaşımın tabiriyle devlet tiyatrosunda büyük prodüksiyonlu bir oyun gibiydi, çok güzeldi. Seyirci de yağmalama, linç, hırsızlık, ölüm gibi kavramlardan ziyade bir şölen seyretmiş oluyor.

Son olarak, filmin bir diğer ironik yanına değinerek bitireceğim. Filmde “iyi” karakterleri canlandıran oyuncuların performanslarının kötü olması, fakat “kötü” olan karakterleri canlandıran Hüseyin Avni Danyal, İlker Aksum ve Umut Kurt’un harika performanslar sergilemiş olmaları bilinçli bir tercih olmuş olsaydı çok takdir ederdim.



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010