Late of The Pier Röportajı

Sarper: Sanırım İskandinavya’ da ilk turunuz bu ve Kopenhag üçüncü durak. Oslo ve Stockholm nasıldı?
Sam: Aslında daha önce Oslo’da çalmıştık. Justice’le birlikte.
Faley: Üç sene önce de Stockholm’de çalmıştık ama kimse tanımıyordu bizi. (Gülüşmeler)
Sam: Ama bu headline olarak ilk turumuz evet. Gerçekten iyi bir atmosfer vardı ikisinde de. Mekân da oldukça iyiydi.
Sarper: Madem turlarla başladık ikinci soru da öyle olsun. Londra’da Avrupa’nın herhangi bir yerinde ya da mesela Japonya da çalmak arasında her hangi bir fark var mı? Şehirleri gruplar için özel yapan şeylerden bahsediyorum. Yoksa hepsi sadece birer konser mi?
Faley: Kesinlikle. En başta kalabalık tamamen farklı. Farklı içkiler içiyorlar, farklı giyiniyorlar ve reaksiyonları da bir o kadar farklı. Bizim için sahnede enstrümanlar, speakerlar falan aynı tabi ama mesela Japonya. Sadece garip. Ciddi anlamda çok garipler. Mesela şarkıyı çalmaya başladığında hepsi ölüm sessizliğine bürünüyor ve şarkı bittikten beş saniye sonraysa hepsi ayna anda çılgınlar gibi alkışlamaya çığlık atmaya başlıyor. Kesinlikle görmen lazım. Garip ama aynı zamanda çok güzel, çok değişik.
Sam: İsveç bayağı iyi ve New York..
Faley: New York’taki konser inanılmazdı. Manhattan’ın orta yerinde küçük bir bardaydı. Bildiğim kadarıyla New York’ta bu piyasada çalışan insanlar da Manhattan’da yaşıyor. Konsere gelenler de bunlardandı, hepsi aynı kafada insanlar ve eğlenmeyi biliyorlar.
Sam: Çalmayı en çok sevdiğimiz yer neresidir dersiniz?
Faley: Japonya benim favorim.
Potter: İngilizce konuşulmayan yerlerde çalmak daha çok hoşuma gidiyor çünkü İngilizce konuşulan ülkelerde seyirciler genelde ne duyacaklarını bilerek geliyorlar ki zaten onlarla aynı ülkedeniz hatta çoğu zaman aynı şehirden. Onlar için zaten oldukça ulaşılabiliriz ve çok da önemli değiliz açıkçası ama uluslararası konserlerde gelen insanlar sadece sizi dinlemeye geliyorlar ve merak ediyorlar.
Faley: Kesinlikle. Örnek vermek gerekirse mesela siz Avrupa’da çok daha fazla önem veriyorsunuz. Türkiye’densin mesela öyle değil mi? İnsanlar dergide adımızı görünce merak edecek ve okuyacak. Hatta belki sırf bizim adımızı görüp dergiyi alacaklar. Bir de Avrupa’daki kulüp mantalitesi hoşuma gidiyor. Belli bir isim altında ve sabit bir konseptle geceler düzenleniyor ve insanların çoğu ne dinleyeceklerini seçerek geliyorlar ama çoğu zaman grubunuzla orda tanışıyorlar.
Sam: Festiveller de iyi Avrupa’daki. Melkweg mesela çok iyiydi. İspanya’da SummerCase’de çaldık ve yine en iyi festivallerden biriydi bizim için...
Potter: Pukkel Pop! İnanılmazdı.
Sarper: Kesiyorum sohbeti ama biraz da ilk ortaya çıkışınızdan ve keşfediliş hikâyenizden konuşmak istiyorum. Aynen The Horrors, Shit Disco ya da Klaxons ve birçoğu gibi önce underage scene’de büyüdüğünüzü ve dikkatleri üzerinize çektiğinizi biliyorum. Sorum şu olacak sizce de teenager’lar ya da underage scene dediğimiz yer gerçekten de bugünün müziğini ofislerdeki kravatlı, Rolling Stone okuyan ve kendine music industry diyen adamlardan daha mı iyi anlıyor?
Faley: Çocuklar mı? Kesinlikle. Bence bugün sorun şu ki, işte o kendisine müzik endüstrisi diyen adamlar kendi hoşlarına giden şeylerin tutacağına, yeni müziği anladıklarına inanıyorlar ve açıkçası kendi zevklerine çok da fazlaca güveniyorlar ama gerçek şu ki her şeyi yanlış anlıyorlar, tamamını. Mesela bir grup çıkıyor çok başarılı oluyor ve “Tamam bu!” diyip bütün paralarını ona yatırıyorlar ve sonunda o yatırım yaptıkları şeyin tamamen bir facia olduğu ortaya çıkıyor.
Sam: Çocukları daha güncel tutan şey sanırım çok okumaları ve yazmaları. Bir sürü blogları takip ediyorlar internette, çok interaktif ve çok hızlı hareket ediyorlar. Bir yerde eşi olmayan bir grup çıkıyor ve bütün İngiltere’deki hatta dünyadaki teenager’lar onu dinliyor ve onu istiyor. Çoğu zaman plak şirketleri olayın farkına varıp o gruba albüm kaydedene kadar çocuklar çoktan o grubu aşmış başka bir yere doğru kaymış oluyor.
Faley: Bu yüzden artık hiç kimse gruplar için uzun vadeli planlar, uzun sözleşmeler de yapmıyor. Ben de artık çok sıra dışı ve farklı bir şey yapmadıkları sürece hiç bir grubun çok uzun kariyeri olabileceğine inanmıyorum. O eski albüm-tur-albüm-tur... şeyinden bahsettiğim imkansız gibi bir şey artık.
Potter: Çocuklar yemiyor artık bunu çünkü onlar müziği seviyorlar, ateşliler ve ruh var. Ofislerdeki adamlar sadece para yapmanın derdinde, ruh yok, hiç bir şey yok. Çocuklar heyecanlı ve bu heyecanlarını sahneye de pompalıyorlar ve bu yüzden çok hızlı bir sirkülasyon da olsa o sahne sürekli heyecan verici, sürekli üretken oluyor. Bir de yaşları gittikçe düşüyor ve bu da enteresan şeyler getirebilir. Mesela biz dışarı çıkmaya konserlere gitmeye başladığımızda 16 – 17 yaşındaydık ama şimdi 12 – 13 yaşında çocuklar görüyorum etrafta.
Sarper: Peki ya şirketiniz Parlaphone? Tartışmasız efsanevi bir şirket, onlarla nasıl gelişti? Sizde ki potansiyeli mi gördüler ya da Erol Alkan’ın sizi çok sevdiğini duymuştum o falan mı ön ayak oldu?
Faley: Sanırım en önemlisi yeteneğimize inanmaları oldu. Emin değilim ama sanırım yeni çıkan şeyleri takip etmeye çalışan küçücük bir ekipleri var, onlar görmüş bizi bir yerlerde. Biliyorsundur bu aralar birçok isimle imzaladılar, gerçekten pazarlanabilir, boyanıp kolayca satılabilir şeyler. Oradan bir sürü para kazanacaklar zaten. Bu yüzden bizim gibi onlar için farklı ve deneysel sayılabilecek bir şeyinde nasıl iş yapacağını görmek istemiş de olabilirler.
Potter: Tabii ki kocaman bir portföyleri var ve o çok popüler isimlerle birlikte dengeyi sağlamak, tek bir tarafa dönük kalmak istemiyorlar. Biz de onların tablosunda bu işi görüyoruz.
Sarper: Plak şirketleri sonsuza kadar bu işten para yiyip, iyi kötü bu gemiyi götürecekler mi? Yoksa online ve genellikle bedava olan servislerle olan savaşını kaybedecekler mi? Bir de sizin işinize hangisi daha çok gelir?
Faley: Çoktan batmaya başladılar ve daha kötü olacaklar, hepsi dibe doğru gidiyor. Yemin ederim ki tek bir plak şirketine bile ihtiyaç olduğuna inanmıyorum. Bu işi çocuklar götürecek (gülüşmeler) Yani söylemek istediğim ben download yapıyorum. Sen de download yapıyorsun, yapmıyorum dersen kafana vururum. Ve 100 pound’luk bilgisayarı olan herhangi birisi bu gezegende kimsenin duymadığı kadar güzel bir müzik yapıp onu internette dağıtabilir. Stüdyolara falan da ihtiyaç yok artık, biliyorsun. Bu döngünün her hangi bir yerinde plak şirketine neden ihtiyacımız var mı? Yok.
Sam: 5 - 6 ay önce bir herifle birlikte çalmıştık Londra’da.. Adı neydi?.. Neyse.. Belki şimdiye kadar çocuklar ondan da vazgeçip yeni bir şeyler bulmuşlardır ama yapmamış olmamalarını dilerim (gülüşmeler) o adam mesela şu önümüzdeki sehpa kadar bir setle bütün Kulübü yakacaktı ve bunu yapmak için ihtiyacı olan şeyler sadece önündeki o bir kaç ucuz alet ve Bowie’ninki gibi bir sahne enerjisi. Sadece bu ikisi yeter müzik endüstrisini döndürmeye.
Sarper: Foals bir fransız dergisindeki röportajında “Niye underground olmak isteyelim ki?! Mainstream olmak, dev sahnelerde çalıp herkesin dinlemesini istiyoruz.” gibi bir şeyler söylemişti. Herhalde çok katılmıyorsunuz siz buna?
Sam: Hayır çok değil. Çünkü herkesin dinlediği herkesin hakkında çok bildiği bir grup haline dönüştüğün zaman grup artık senin grubun olmaktan çıkıyor. Yaptığın müziği de belki kendin için değil gelen reaksiyon için yapıyorsun, bilmiyorum. Demek istediğim albümü bir prodüktörle değil kendi başına oturup yazsan da senin olmuyor o. Ama Foals’un dediğine şurada katılabilirim, sonuçta Foals da, biz de mainstram-mainstream değiliz ama undergound-mainstream’iz ve bence en iyisi de bu. Ama mesela The White Stripes gibi bir örnek de var. Tamam, bu gün herkes “Aaa çok seviyorum.” der ve hepimiz mainstream deriz ama popüler müzik ya da satmak için müzik yapmadıklarını da kabul ederiz öyle değil mi? Mesela eminim ki onlar da ortalıkta dolaşıp binlerce, yüz kişlik kişilik salonda çalmıştır ve insanlar onları sevmiştir. Ve sonra izleyen insanlar aralarında konuşmaya başlar -ki Jack ve Meg’in bu işe insanlara kafayı yetirtecek müzik yapmak konusunda profesyonel olarak başladıklarını hiç sanmıyorum.- ve bir noktada herkes onları biliyordur.
Potter: Sadece TWS değil bence bütün bu dudak uçuklatan ama aynı zaman da farklı olan grupların da geçtiği yol bu bence. Olay gerçekten de canlı performansta bitiyor, seyirciyle iletişiminizde ve bu da en yoğun o 100 kişilik leş kulüplerde oluyor. Büyük mekânları bilmiyorum, biz de Kaiser Chiefs ve Justice’le turlarken çalmıştık ki konuştuğumuz insanlar da aynı şeyi söylüyor hep “Hiç kimse için hiç bir özelliği yok ki!” Seyirciyle iletişim yok. Onlar aşağıda takılıyor, biz de yukarıda kendi kendimize çalıyoruz. Sıkıcı.
Sarper: Mesela bugün yukarıda çalacağınız salon. Ben sorularımın geri kalanını size orda sorabilirim ve siz de bana şarkı söyleyerek cevap verebilirsiniz. Ya da küfür edersem kafama bira şişesini yerim.
Faley: Tam olarak bu! Ben sahneden baktığım zaman senin dudaklarını okumak ya da insanlarının gözlerinin içini görmek istiyorum. Böyle olunca enerjiyi de paylaşıyoruz hem. Sanki ailenle arkadaşlarınla eğleniyormuş gibisin konserin ötesinde. 300 – 400 kişilik salonlar bile kötü. Yani hayatının konserini vermiş olsan bile oraya gelenler “Vov. Çok iyiydi be!” diyip evlerine gidecek ama sadece bu. Küçük mekânlarda insanlar daha fazlasını paylaşıyorlar, daha özel şeyler alıp götürüyorlar akşam eve giderken. Biz de öyle. Mesela Londra da falan insanlar ortalığı bizim yerimize karıştırıyor, sahneyi istila edip bizim yerimize şovu yapıyorlar ve onlara müteşekkiriz. Cidden hiç sorun değil. Ya da Sam söylerken ağzından fırlayan tükürüğü görüyorlar, Ross’un sümüğünün sarktığını falan güzel şeyler bunlar.
Sam: Salondaki kötü bir enerji de olsa en azından bir şeyler hissediyorsun.
Potter: O Kasier Chiefs turnesinden sonra mesela 5000 kişilik konserler falan, “Tamamdır.” dedik hepimiz. Bir daha böyle bir saçmalık yapmayacağız ve küçük kulüplere gidip bizim çocuklara çalacağız. Samimi çünkü o ortam. Doğru olan o bizim için.
Faley: Bir sürü insan bizi dinledi, belki sevdi ve gidip CD’lerimizi falan aldı, para kazandık ama gerçekten yanlış bir şey yaptığımızı hissettik onlarla turlarken çünkü bence hisler müzikteki en önemli şey. Yani ben şu anda ikinci albümü kaydetmem gerektiğini hissediyorum bu yüzden onu yapmalıyım, hissetmiyorsam da o güne kadar beklemeliyiz yoksa ortaya güzel bir şey çıkmaz.
Sam: Ama Japonya başka, dev bir festival bile olsa herkes aynı anda aynı tepkiyi veriyor. Robot gibiler. İşte orası kuralların yıkıldığı yer. (30 35 saniye süren kahkahalar.)
Sarper: Albümle alakalı bir kaç soru... Albüme bir bütün olarak baktığımızda da, ya da bir şarkı seçip onu incelediğimizde de beklenmeyen ani değişimler olduğunu duyuyoruz melodilerde ve tempoda. Mesela Heartbeat bunlardan biri ve aynı zamanda en 80’ler kokanı da diyebiliriz. Bu ufak 80’leri andıran dokunuşlar Erol Alkan’ın prodüksiyonda en dikkat çekici özelliklerinden, Mystery Jets albümünü de hesaba katabiliriz bu noktada. Ne derece katılıyorsunuz? Ve şarkılarınızın Zarcorp Demo’daki hallerinde Fantasy Black Channel’a dönüşüm sürecindeki payını da merak ediyoruz.
Sam: Yüzde elli, yüzde elli diyebiliriz şarkıların gelişimi konusunda. Bizim değiştirmek istediğimiz yerleri o da zaten görüp işaret ediyordu ve gerçekten üretkenlik pompalayan bir enerjisi de var. Bir şeylerin yanlış gittiğini düşünüyorsa onu zaten söylemeden bizler de anlayıp aynı şeyden rahatsız oluyorduk.
Faley: Aslında enteresan bir şey söyleyeyim. Mystery Jets’in albümünde de, bizde de o synth gibi 80’leri andıran şeyleri kullanma kararını veren bence Erol’dan çok gruptu çünkü o kesinlikle gitar gibi klasik rock enstrümanlarını kullanmaktan yana. Birçok yerde bizi “Bence burada gitarların ön planda olması synth’ten daha iyi olur” diye uyardığını hatırlıyorum. Bir de zaten 80’lerin sonunda doğan insanlarız Mystery Jets gibi, onları bilmem ama biz 80’lere dair çok da fazla şey dinlemedik ve pek de bildiğimizi söyleyemem o yüzden “Evet biraz da 80’lerden bir şeyler kullanmalıyız.” gibi bir planımız olmadı hiç her ne kadar kulağa öyle gelse de.
Sarper: Ama kullandığınız ekipmanlar gayet oldskool sanırım.
Sam: Ah evet. Bence yapılmış bazı şeyleri sürekli yenilemek ve kusurlarını düzeltmek biraz yanlış. Enstrümanlar da öyle. Biraz hatalı olmasının onlara kendine özgülük getirdiğini düşünüyorum.
Potter: Bütün ruhunu çalıyorlar. Enteresan hiç bir tarafı kalmıyor ki! Düğmelere basıyorsunuz ve herşey mükemmel vaziyette ortaya çıkıyor.
Faley: Vintage synth’lerden ya da diğer enstrümanlardan çıkan her ses, yani broken beat’ler dâhil her ses kulağa doğru geliyor çünkü. Onlardan çıkan abuk sabuk sesler gerçekten hayal gücünü de başka taraflara çekiyor. Bilmiyorum, kesinlikle yenilerden faklı olarak ruha sahipler.
Potter: Herhangi bir obje düşünsene kusursuzca yapılmış ve kusursuzca istediğin şey yerine getiren. Mesela bu masaya bak, pürüzsüz ve bembeyaz olsa ne kadar sıkıcı olmaz mıydı? Ama burada biraz rengi atmış mesela taşırlarken sağa sola da çarpmışlar ama nasıl oluyorsa mükemmel gözüküyor! Böyle bir şey işte. Dijital ekipmanlar sana gerçeği söylüyor ve gerçek dediğimiz şey de oldukça sıkıcı öyle değil mi?!
Evet! (Hep bir ağızdan bütün grup.)
Sarper: Mesela bu fotoğraflarınızı çekeceğim analog kameralar (Lomo ve Fisheye) da öyle. İki Avusturya’lı adam bir kaç eski Rus analog kamerayı alıp yeniden üretmeye başlıyor “Kusursuzca Kusurlu” sloganıyla ve sanırım bu odadaki herkes bundan çıkacak fotoğrafları o kocaman 1000 pound’luk Nikon’dan çıkacak olanlara tercih eder.
Potter: Gerçekten çok güzel işler çıkarıyor insanlar onlarla ve dediğin gibi. Ben de bir tane almak istiyorum onlardan.
Sam: Bir de insanlar da pahalı mal eşittir iyi mal gibi çok yanlış bir düşünce var mesela ironik ama bütün synth’lerimizi biz eBay’den 200 pound’a aldık ve eğer bugün onlardan herhangi birinin yenisini almaya kalkarsan neredeyse 2000 pound ve birçok insan bizim yaptığımız yapmak yerine gidip o 2000 pound’ı veriyorlar.
Sarper: Heartbeat’in başında bir bebek var topraktan çıkardığınız. Hanginize ait? Sam!?
Hep bir ağızdan: Oh my fucking god. (kahkahalar)
Faley: Biz ondan nefret ediyoruz! Lanet olsun. Şu dekorları hazırlayan kadın buldu onu. İğrenç bir şey böyle gözleri falan çok korkunç. O klibi çekerken bir sürü garip obje vardı ama sonradan kesmişler ötekileri sadece onu görüyorsunuz. Bir bisiklet vardı üç tekerlekli ve üstünde durmak için saatlerce uğraştım ve sonra da klibe koymamışlar. Victorian Age’den falan kalmaydı herhalde.
Sam: En kötüsü de annemin arkadaşlarından biri, adı Angela videoyu izlerken o aptal bebek yüzünden ağlamaya başladı. Onunda bir bebeği olmuştu ama ölmüştü ve kadının videoda gördüğü ilk şey o çirkin bebeği gömüşümüz oldu. Kötü anılar bilirsin...
Sarper: Son sorum. Biliyorsunuz Türkiye’den geliyoruz ve Erol’da Türk, büyük ihtimalle Türkçe bilmiyor ama arada bir gelip gittiğini biliyoruz. Size Türkiye’yle alakalı herhangi bir şey anlattı mı? Neler biliyorsunuz Türkiye hakkında?
Potter: Bir şeyler anlatmadı ama stüdyoda bir sürü garip Türkçe müzik çalıyordu. Kendi grubu falan da varmış çocukken, psychedelic birşeyler. Belki o Türkçedir ne dersin?
Sarp: Oh evet! Erol Alkan’dan Türkçe Psychedelic Rock! İşte bunu dinlemek istiyorum.
(kahkahalar)
Potter: Bir de Türk yemekleri konusunda cidden uzman diyebilirim. Arada sırada bizi dışarı çıkarıyordu böyle Türk lokantalarına götürüp yerel yemekler ısmarlamaya.
Sam: Türkiye’yle hiç bir bağı var mı onu bile bilmiyorum açıkçası. East London’da doğup büyümüş zaten ve çok çok küçük bir alanda yaşıyor. Aynı markete gidip aynı mahallede geziyor. Pek de dışına çıkmayı sevmiyor. Hep belli başlı yerler zaten onu bulabileceğiniz yerler de. Eğer bir yere gitmesi gerekiyorsa gider ve en fazla 5 – 6 gün sonra gelir.
Çok teşekkür ederiz Late of the Pier. İstanbul’da görüşmek dileğiyle.
Sam: Biz teşekkür ederiz. Bakarsın bir ara Erol’la bir şeyler ayarlarız.
http://www.resetmagazine.net
İllüstrasyon: Mert Ülkümen



Anasayfa>>
İnsan Bölümü>>
|