Süt

Semih Kaplanoğlu'nun son filmi olan Süt, ilk kez Venedik'te Altın Aslan için yarışmış, ardından da 45. Antalya Film Festivali'nde gösterilmiş ve göz yumulamayacak kadar kişiden kötü eleştiriler almıştı. Bazıları filmi anlaşılmaz bulduğunu ve vizyona sokulursa halkın bu yapımdan nasıl anlayacağını sordu. Kaplanoğlu ise gayet beklendik bir şekilde, filmlerini toplum için değil, kendi için yaptığını izah etti. Onun bu yanıtı bile Süt'ün daha çok aşağılanmasına alet edildi. Sonuç olarak da film, 'anlaşılması güç bir imge çorbası' olarak etiketlendi ve gişede bir felakete yol açtı. İki hafta kadar vizyonda kalan film, 1900 kişi tarafından izlendi. Yönetmen, Yusuf Üçlemesi'nin ilk filmi olan Yumurta (2007) ile geçen sene Altın Portakal'da 6 dalda ödül almış, bu seferde neden tüm ödüllerin Yumurta'ya verildiği tartışılmıştı. Tüm bu örneklerden anlaşılacağı gibi, ülkemizde iyi bir iş yapan herkes, medya tarafından zaman zaman yerin dibine geçirilmeye mahkûm.

Süt'ü anlamak ve anlatmak için önce ilk film olan Yumurta'nın üzerinden kısaca geçmeliyiz. Üçlemenin ilk zinciri olan Yumurta, Yusuf adlı karakterin annesinin ölümünün ardından köyüne geri dönüşünü anlatıyordu. Şair olan Yusuf, kent yaşamı ile geçmişini geçirdiği taşra hayatı arasında sıkışmış, kendi iç çatışmaları ile boğuşan birisiydi. Yumurta'nın hikâyesi, annesinin ölümü ardından köyüne dönme zorunluluğu nedeniyle sorunlarıyla yüzleşmek durumda kalan Yusuf'u merkez alıyordu. Süt'te ise Yusuf'un taşrada geçirdiği gençlik dönemine tanıklık ediyoruz. O, yine iç çatışmalarıyla boğuşan biri. Yumurta'da, yaşadığı modern, kentli taşra hayatına tercih ettiğini görmüştük. Yusuf'un köyüne dönüşü, onu modern ve geleneksel arasında bir iç hesaplaşmaya ve düşünceye sürüklüyordu. Süt'te ise, modern toplumu nasıl ve neden seçtiğine tanıklık ediyoruz.
Yumurta'nın kısa özetinden sonra Süt'ü irdeleyebiliriz: Liseyi bitirdikten sonra üniversite sınavını kazanamayan Yusuf'un büyük bir tutku ile yazdığı şiirler, adını sanını kimsenin duymadığı bazı edebiyat dergilerinde yayınlanmaktadır. Ama ne şiirin ne de değeri günden güne düşen sütün Yusuf’a ve annesi Zehra’ya bir katkısı vardır. Yusuf, dul olan annesinin kasabadaki istasyon şefi ile yasadığı gizli ilişkiyi keşfedince ne yapacağını şaşırır. Gelecek kaygısı, yaşanan hızlı değişim ve gençlikten yetişkinliğe adım atmanın acılarıyla baş etmenin yolunu bulabilecek midir?

Süt'te, Yusuf'u yine bir ikilem içinde buluyoruz. Geleneklere bağlı, eski usul yetiştirilmenin yolunda, davranması gerektiği şekilde mi davranılmalı yoksa yeniliğe açık olunup, modernleşmeli mi? Sanırım üçlemenin ana derdi modernleşme üzerine. Üçleme -Bal'ı izlemesek de, ilk iki film için bunu rahatlıkla söyleyebiliriz- bir insanın taşra hayatından modern, kentli hayata geçerken ki yaşanan iç çatışmaları üzerine kurulu. İlk filmde kentli hayatını seçmiş olduğunu gördüğümüz Yusuf'un neden böyle bir karar vermiş olduğuna, yönetmen Kaplanoğlu'nun dediği gibi 'an içinde an' lar ile tanıklık ediyoruz.

Biraz da yönetmenin tarzından bahsetmek gerekirse; Kaplanoğlu, minimal tarzını değiştirmiyor ve bunu daha da ileriye götürmeyi başarıyor. Yönetmen, Meleğin Düşüşü (2004) döneminde verdiği bir röportajda, 'her filmimde daha da sadeleşmek istiyorum.' diye bir vurgu yapmıştı. Yönetmenin filmografisine bakıldığında bunun bariz bir şekilde ortaya çıktığını görüyoruz. Bu sadeleşme projesi içerisinde yönetmen, hikayeyi nasıl daha yalın anlatabileceğine oldukça kafa yorduğunu bir kaç yerde söylemişti: 'Benim için bütün mizansenlerin bir düzlüğü var, daha sonra da bu düzlük içerisinde bir eksiltmeye yöneliyorum. O mizansendeki duyguyu nasıl daha az plana bölerek, gerçek zaman algısına nasıl oturtabileceğimi çözmeye çalışıyorum. Dolayısıyla benim için ne anlatacağımdan çok, nasıl anlatacağım daha önemli mesele. Bunu da belirli prensipler çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışıyorum. Sadeleşmek de bu prensipler arasında en önemlilerden birisi. Bu nedenle filme çok fazla müdahalede bulunmamaya özen gösteriyorum. Örneğin müzik kullanmıyorum veya oyuncu aksiyonunu aza indirmeye çalışıyorum. Işık ve renk anlamında da, özellikle sonradan eklenecek şeylere mümkün olduğunca az yer veriyorum. Bunların hepsi birbiriyle ilişkili. Eğer filme sonradan müdahalede bulunacaksam müzik kullanmamamın veya oyuncuları yüksek oynatmamanın benim için bir anlamı kalmıyor.'

Son olarak filmde yer alan ve bir bakıma hikâyeyi anlamamıza yardımcı olan imgeler üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Filmin ana derdi modernleşme olduğunu daha ilk başlarda bile fark edebiliyoruz. Potansiyel kız arkadaşı ile baş başa gittikleri, sanki kazı ile ortaya çıkarılmış bir antik kentte, Yusuf konuşmaz, kız ise telefonunu açıp mesajlaşmaya başlar. Daha sonra da antik kentin içinde, elinde modern toplumun en önemli ve vazgeçilmez nesnesi olan telefon ile dolaşan kızı görüyoruz. Bu sahneyi, geçmiş ile şimdinin iç içe girmesinin en önemli anlatımlarından biri olarak yorumlayabiliriz.

Bir diğer önemli imge ise yılan. Film, bir kadının içine girmiş olan yılanın çıkarılmasıyla açılıyor. Evlerinin mutfağında sürekli görünen fakat bir türlü bulunamayan yılan ve bu yılanın eve girmesi konusunda da, Yusuf'un sürekli annesinin suçlaması göze açıkça batmakta. Yılan, anneye karşı duyulan kızgınlığı temsil etmekte. O kızgınlık bir türlü bulunup, açığa çıkarılamaz. Fakat her zamanda orada bir yerde olduğu bilinir, o kızgınlık ile yaşanmaya devam edilir... Bu açıdan serinin ilk filmi olan Yumurta'da, Yusuf'un annesinin ölümü ardından köyüne geri dönmesi çok önemli bir ayrıntı halinde hikayede yerini korumakta.



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010