My Beautiful Laundrette – Benim Güzel Çamaşırhanem
Bu yıl Altın Kürelerde bir İngiliz’in anlattığı Hintlilerin hikayesi ödülleri toplayınca ve de Oscarlar için de elini güçlendirince başka bir İngiliz’in başka Hintlileri anlattığı çok katmanlı bir hikayeyi hatırlamadan geçemedik. Gerçi bu filmin pek gözden kaçtığı söylenemez, neredeyse bir klasik artık ancak Türk sinema izleyicisine ufacıktan hatırlatma olması güzel olacaktır.
1970'li yılların sonunda İngiltere'de ekonominin kötüye itmesi, Falkland Adaları Savaşı, İngiliz konformizminin alarm vermesi ile İngiliz gençlerin geleceğe yönelik ümitsizlikleri kendini punk'ta göstermeye başladı; sözleri ve müziği sert, görüntüsü acayip ve de hali tavrı şok edici bu akım aynı zamanda içinde yabancı düşmanlığı ve ırkçılığı da barındırmaya hazırdı (bu dönemle ilgili yakın tarihten bir filmi, “This is England”ı daha önce Müge 7. sayıda tanıtmıştı). Dönemin popüler punk şarkıları belirgin bir hüzün, öfke, hayal kırıklığı ve çaresizliği dillendirmekteydi. 1980’lerde İngiltere'de Muhafazakar Parti ve Margareth Thatcher'in yönetimi altında sendikalar ve işverenler arasındaki çatışma, grevler, işsizlik, dış dünyaya kapalılık, muhafazakarlaşma (“Billy Elliot” ve de yine Frears'ın “Sammy and Rossie Got Laid” filmini anmadan geçmeyelim) sürerken özellikle eski İngiliz sömürgesinden gelen göçmenlerin orta sınıfa yükselme çabaları ile sınıf sisteminin hala etkin olduğu İngiliz toplumunda punkların hedefi belirginleşmiş oldu.
Filmimiz amcası, küçük bir burjuvayken işlerini büyütmek isteyen Ömer'in amcasının yardımıyla bir çamaşırhane açmasıyla başlıyor. Amcasının küçük ve hırslı bir kapitaliste dönüştürmek istediği Ömer, aynı zamanda amcasına göre kızıyla da evlenecek ve de bir aile şirketi olarak büyüyeceklerdir. Amcasının kızı Tania ise bu Paki ailenin İngiltere'de sürdürmeye çalıştığı geleneklerden, aile değerlerinden sıkılmış ve de cinsel bir özgürlük arayışına girmiştir. Öte yandan Ömer'in eski okul arkadaşı Johnny ile karşılaşır. Johnny'nin sokaklarda dolaşan bir serseri olmasının da etkisi ile Ömer, Johnny'i çamaşırhanede işe alır. Oysa Ömer'in babası Johnny'nin bir zamanlar punkçı gençlerle faşizme kaymış olmasını asla kabullenememiştir. Amcası Ömer'i kızı Tania ile yakınlaştırmayı umarken, Ömer ile Johnny arasında farklı bir duyusal bağ oluşur. Eski arkadaşlarının Pakistanlı olan Ömer'in işini tehdit etmesi ile de Ömer ve Johnny arasında aynı zamanda gerilimlere açık bir ilişki doğar.
Kendisi de Paki asıllı olan Hanif Kureishi'nin sade senaryosu (ki en iyi Orijinal senaryo dalında Oscar adayı olmuş, New York Eleştirmenler Birliği ödülünü almıştır) ile kariyerinde pek çok başka konuyu işlemeyi başarmış olan (kostümlü drama, kara komedi, komedi, savaş draması...) İngiliz yönetmen Stephen Frears 93 dakikaya sığan bir başyapıt üretiyor. BBC için bir dizi olarak planlanan ve bu nedenle teatral bir havada geçen, zaman zaman birbirinden kopuk diyalogların yer aldığı senaryosu belki de tam da bu nedenle yabancılık duygusunu çok rahat hissettiriyor. Set tasarımının kimi yerlerde doğrudan tiyatro sahnesini andırır olmasının yapay duruşu ile punk gençliğin acayip görüntüleri bir araya elince kültür çatışmasının imgesel yönü kuvvetlendirilmiş oluyor. Filmin kültür çatışması, sınıf çatışması, neo-faşizm, eşcinsellik, aile baskıları gibi çok çeşitli konuyu birlikte değerlendiriyor olması asla bir karmaşa yaratmıyor; tam tersine bu konular bir şekilde üst üste binip bir bütün oluşturuyor, birbirlerini tamamlıyor. Mesela Johnny'i işe alan Ömer, yükselmek isteyen bir Paki olarak emrinde bir İngiliz çalıştırmaktan ne kadar memnun olduğunu söylediğinde hem sınıfsal hem de ırksal ayrımcılıktan bahsediyor. Daha sonra “Sammy and Rossie Got Laid”de de bir araya gelecek olan Kureishi ve Frears dikkatlice ve samimiyetle bu konu karmaşanın üstünden geliyor.
Filmin Paki asıllı oyuncuları, ama özellikle Tania rolündeki Rita Wolf, gayet iyiler ancak filmin asıl sürprizi bu rolü ile New York Eleştirmenler Birliği ve Ulusal Eleştirmenler Birliği ödüllerinde en iyi yardımcı erkek oyuncu-aynı çekilen A Room With A View'daki tamı tamına zıt bir rolüyle de- seçilen Daniel Day Lewis. Gencecik Daniel Day Lewis'i punk olarak görmenin cazibesi bir yana ilk kez dikkatleri üzerine çektiği bu rolünde ne kadar da içten bir oyunculuk verdiğini görmek de olası.
Yazı boyunca bir sürü film andık bu arada; hazır öyleyken onları ve birkaç tanesini daha önerelim;
Thatcher dönemi İngiltere'si için Billy Elliot, Sammy and Rossie Got Laid ve This is England; göçmenlik ve eşcinsellik için Kleine Freiheit ve Happy Together (ki muhteşem bir Wong Kar Wai filmidir belki ilerde onu da burada ele almak gerekir) ve elbette punk ruhu için doya doya ve yüksek sesle bol bol The Smiths ve The Clash...

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|