Vicky Christina Barcelona
“I believe that sex is a beautiful thing between two people. Between five, it's fantastic.”
Woody Allen’a ait bu sözler aslında kendisinin son filmi Vicky Cristina Barcelona’da ortaya koyduğu kadın-erkek ilişkilerinin bir özeti niteliğinde. Yönetmen, senelerdir filmlerine ev sahipliği yapan New York’u terk edip İngiltere’ye geçtiğinde tarzının bu kadar dışına çıkacağını ve Match Point gibi sınıf atlama hırsı üzerine başarılı ama bir o kadar da sert bir yapımla çıkageleceğini kimse tahmin etmemişti herhalde. Henüz izleyemediğim fakat edindiğim bilgiler doğrultusunda aynı çizgide seyrettiğini tahmin ettiğim Cassandra’s Dream ise Match Point kadar olumlu eleştirilerden nasibini alamamıştı. Bir kısmını izlediğim Scoop ise Allen’ın İngiltere macerasının en sönük halkası olmasının yanı sıra hemencecik hafızamdan silmeyi tercih ettiğim talihsiz bir yapım. Bu nedenle Allen’ın bu topraklarda dördüncü bir film çekmesini pek de hevesle beklediğim söylenemez.
Woody’ciğim de beni duymuş olacak ki bu sefer kıtanın aşağılarına, Barcelona’ya inmeyi tercih etmiş. İsabetli bir kararla Akdeniz ikliminin her avantajını sonuna kadar sömüren film, Allen’ın eski günlerine dönüşünün habercisi. “İki yakın arkadaş Vicky ve Cristina, yazlarını geçirmek için Barcelona’ya giderler ve olaylar gelişir...” şeklindeki herhangi bir cazibesi olmayan böylesi bir konu, Woody Allen gibi bir ismin kaleminden çıkınca işin rengi ister istemez değişiyor. VCB, kadın-erkek ilişkilerine ve kabaca seks üzerine bir film olmasına rağmen, Allen, “taş gibi üç oyuncuyu buldum hazır filmin irdelediği konu da müsait soyayım hepsini, seviştireyim” dememiş. Öte yandan karakterlerimizin bir arada olduğu her sahnede cinsel gerginliği ve filmin Akdeniz ikliminin yaydığı tüm o pür neşeli haline, Barcelona’nın göz alıcı mimarisine ve sıcak, ışıltılı renklere rağmen her an kopması muhtemel olan fırtınayı hissetmek mümkün.
Allen, insan ilişkilerine dair başarılı nüanslarına ve eleştirilerine yavaş yavaş başladığı zaman, biz de hayata bakış açıları çok farklı Vicky (Rebecca Hall) ve Cristina’yı (Scarlet Johansson) tanımaya başlıyoruz. Bu karakter tanıtımları kulağa muhtemelen klişe gelecek ama dediğim gibi burada Woody Allen faktörünü unutmamak lazım. Terazimizin bir ucunda Vicky var. Evlenme hazırlığındaki Vicky, nişanlısına bağlı, ayakları yere basan, pek fazla maceraperest ruhlu olmayan, aşk ve romantizme bakış açısı daha muhafazakâr olan bir tip. Cristina ise ne yapacağına karar verememiş, hangi alanda başarılı veya yeteneği olduğunu kestiremeyen, anladığımız kadarıyla uzun süreli bir ilişkisi olmamış, risk almayı seven bir karakter.
3. kadınımız ise filmin başından beri sahneye çıkışına hazırlandığımız Maria Elena. Vicky ve Cristina’nın yeni tanıştığı ressam Antonio’nun eski karısı Maria da bu aşk üçgenine eklenince seyrediyoruz gümbürtüyü. Film boyunca, bu üç kadın üzerinden ne kadar başarılı eleştiriler yapmışsa, onların ruh halini ne kadar iyi perdeye dökebilmişse Juan Antonio karakterini anlatmakta da o kadar başarısız olmuş Woody Amca. Bende daha ziyade bu üç kadına ulaşmak için araç muamelesi yaptığı bir karakter izlenimi bıraktı. Özellikle kadınları irdelemek, onları incelemek ve bize anlatmak için erkek karakterine pek özenmediğini düşünüyorum.
Javier Bardem de bu nedenden ötürü olacak iki lafıyla ağzının içine baktıran Antonio rolünde pek de ileri gidememiş. Bayanlarımıza dönecek olursak; tüm Scarlett Johansson hayranlığıma rağmen film bittiği zaman aklımda iki isim kaldı: Rebecca Hall ve Penelope Cruz. Hall’ın ileride gerçekten sağlam işlere imza atacağından şüphem yok; The Prestige’de de başarılı olmasına rağmen sessiz sakin Vicky rolünde Scarlett’ı bile gölgede bırakıyor. Ne yazık ki tek şanssızlığı böylesine popüler isimlerle oynamış olması, zira karakterinin ismi filme adını verirken kendi ismi afişte bile yazmıyor.
Esas yıldızımızsa ismini her allahın ödül töreninde ve 2008’in performansları listelerinde gördüğümüz Penelope Cruz. Kendisi tam da duyduğumuz yorumlar gibi Maria suretinde yarısından sonra filme inanılmaz bir enerji ve gerilim katıyor. Uzunca bir süre Penelope’nin ortaya çıkıp tozu dumana katacağı sahneleri beklemedim desem yalan olur. Hatta ilk 45 dakika ortalarda göremeyince, yer yer sıkıldığımı da belirtmem lazım. Fakat gelmesiyle beraber hikayeyi de bambaşka bir yöne sokan Cruz, hem karaktere tedirgin edici bir derinlik katıyor, hem de Latin ateşiyle iki ayrı dünyanın kadınları arasındaki farkları ortaya koymak isteyen Allen’ın tezine müthiş bir katkı sağlıyor.
Scarlett’ın da çoğu zaman olduğu gibi güzel görüntüsünden fazlasını veremediğini düşünürsek, Woody’nin 3 filmdir yeni Diane Keaton’ı ya da Mia Farrow’u yapmaya çalıştığı Scarlett inadından vazgeçip Rebecca Hall’a yönelmesi daha hayırlı olacak. Olmuyor Woody Amca, her ne kadar kendisine bayılsam da Scarlett’ın potansiyeli bu, daha fazlası çıkmıyor. Sonuç olarak, en azından bize keyifli Barcelona manzaraları, bakmaya doyamayacağımız Gaudi mimarisi ve gözümüzü gönlümüzü açan 3 hatun verdiği için Allen’a teşekkür etmeliyiz. Tek temennim Akdeniz havasından vazgeçip Britanya kıyılarına dönme gafletine düşmemesi… bari Scarlett’ı geride bırak??

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|