Avustralya
Romeo ve Juliet ile Moulin Rouge‘un ardından Baz Luhrmann’dan yine bir iyi-kötü savaşı seyrediyoruz. Adından da anlaşılacağı üzere hikâyemiz istilacı İngiliz orduları tarafından işgal edilen aborjinlerin anavatanı Avustralya’da geçmektedir. Bu nedenle bütün güzelliğiyle arz-ı endâm eden Nicole Kidman ve pek yakışıklı hemşerisi Hugh Jackman filmde bütün cazibeleriyle kullanılırlar. Bu da yetmez, yan karakterler bu harika çiftin üstünlüklerini kanıtlarcasına filmin 165 dakikalık temposuna ve sürekli mücadele haline dayanamayarak patır patır dökülürler. Filmin sonunda ise, sadece bu kutsal ikili bütün mücadelelerden sağ çıkar ve bütün görkemleriyle filmi noktalarlar.
Lady Ashley, geri dönmek bilmez kocasının uzak kıta Avustralya’da neler yaptığını merak ederek peşi sıra geniş arazileri, yerlileri ve kangurularıyla meşhur diyara doğru yola revan olur. O karaya ayak basar basmaz çok sevdiği kocası da bu dünyadan bilinmeze intikal eder. Biçare Lady’miz, çevresindeki iyilerin ve özellikle hikayenin de çevresinde dönüp durduğu küçük yarı Aborjin yavrumuzun (Nullah) yardımlarıyla çiftlikte dönen oyunların ve olayın vahametinin farkına varır. Bir iki gözyaşının ardından Lady Ashley çiftliğini kurtarmaya ve Darwin kentinin tarihine adını altın harflerle yazdırmaya karar vererek kötülerle mücadele etmeye başlar. Avustralya topraklarına daha ilk adımını attığında karşısına büyük bir gürültüyle çıkan Drover’ı gören Lady Ashley ilk bakışta, aralarında yaşanacak gerilimden doğacak aşkın sinyallerini seyirciye geçirir. Lady Ashley güzel olduğu kadar cesur ama kibarlığını da her koşulda sürdürmesini bilen bir şahsiyet olarak karşımıza çıkarken; Drover kaba saba ama gerektiğinde fazlasıyla beyfendi olabilen, kalbi geniş her daim ezilenin dostu, güçlü kuvvetli bir karakterdir. Karşılaştıkları her engelin ardından birbirlerine daha da yaklaşan çiftimiz Nullah’ın (Brandon Walters) sevgisini de aşklarına katarak tam gaz ilerlerler ama bu sâfi aşkın peşini bela bırakmaz. Bu sefer de özgür ruhlu Drover’ın geniş Avustralya topraklarında sığır gütme arzusu, yarı aborjin yavrumuzun atalarının izinden gitmek istemesi nedeniyle bu güzel aile parçalanır. Bu aileyi ancak yeni bir felaket birleştirebilir. Tam seyircinin filmden kopma esnasında yeni bir felaket zuhûr eder. II. Dünya Savaşı, Avustralya kıyılarına kadar dayanmıştır ve Japon uçakları bu kıyıları da bombardımana tutar. Bu felaketten de sağ salim çıkmayı başaran bu güzel aile yeniden birleşir.
Yarı aborjin çocuk Nullah’ı kendi elleriyle medeniyete kavuşturmayı amaç edinen Lady Ashley, bu çocuğu korumak adına kendini o maceradan bu maceraya atar ve sonunda bu çok istediği çocuğa kendisi de sahip olamaz. Hollywood çiftleri edasıyla (misal sürekli evlat edinen ve bunu reklam aracı olarak kullanmaktan çekinmeyen Brad Pitt-Angelina Jolie çifti) çocuğa tutunan ve bu çocuğu sefil hayatından kurtardığını düşünen Lady Ashley aslında kendisini sefil hayatından bu çocuk sayesinde kurtarmaktadır.
İşbu film, medeniyet ne kadar işgal etse de en nihayetinde koruyup kollayıcıdır minvalinde ilerliyor ve arada sırada aborjinlerin hallerine de yer veriyor. Tabii bunu gayet zararsız şarkılar, türküler, büyüler tadında yapıyor. Yani aborjinler ne kadar acı çekerse çeksin yine kurtarıcı olarak soluk benizli medeniyeti yardıma çağırıyor.
Film esprili bir tonda başlayarak, seyirciyi yakalamayı başarmış olsa da, Lady Ashley’nin çiftliğe girişinden ve ölü kocasının bedeniyle karşılaşmasından itibaren tamamen sıradanlaşıyor; klişelerle girdiği çıkmazdan kurtulmaya çalışsa da iyice dibe batıyor. Bu nedenle film başta kazandığı seyirciyi filmin onuncu dakikasında kaybediyor. Luhrmann, Rüzgâr gibi Geçti ve Afrika kraliçesi gibi kült filmlerden esinlense de Avustralya’daki karakterlerin sıradanlığı ve sığlığı, bu başyapıtların basit bir taklidi olmaktan öteye götürmüyor filmi. Oz Büyücüsü‘nün etkisi ise, daha başından güzel kızımızın kendi adasından kopup başka adada kendini bulmasıyla başlıyor ve geldiği bu büyülerle dolu diyarda edindiği dostluklarla Oz Büyücüsü’nün Dorothy’sini aratmayarak devam ediyor. Masal kıvamında başlayıp masal kıvamında ilerleyen film, çocukların bile masallara inanmadığı bu dönemde yavan kalıyor.
Film romantizm, komedi, savaş, macera, western öğeleriyle beraber sektörün bütün klişelerini barındırıyor ve haliyle 165 (yazıyla yüz altmış beş) dakika kadar seyirciyi esir alıyor. Luhrmann’ın diğer filmlerine bakıp (özellikle Moulin Rouge) daha başarılı bir eser beklentisine girmiştik, ama ne yazık ki beklentilerimizin karşılığını alamadan salondan ayrıldık. Oscar’ların habercisi olarak kabul edilen Altın Küre’de hiçbir adaylığı bulunmayan film, büyük olasılıkla Oscar’da da aynı akıbete uğrayacak gibi gözüküyor.
İpek Sakarya
www.bakiniz.com
Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|