Burn After Reading

Coen’ler, 2001 yılında yazıp yönettikleri The Man Who Hasn’t There’den bu yana uyarlamalar (No Country for Old Men) ve remake’ler (The Ladykillers) yaptıkları için senaryosunu tamamen kendilerinin yazdıkları bir projelerini izlemek kısmet olmamıştı. Burn After Reading’in bu açıdan özel bir anlamı var diye düşünüyorum Coen’lerin filmografisinde. Aradan geçen 7 senede Intolerable Cruelty ve Ladykillers gibi iki vasat yapıma imza atan, arkasından da No Country ile tüm ödülleri toplayan biraderlerin filmografisinin biraz da inişli çıkışlı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Nitekim geçen seneki üstün başarılarının ardından bu sefer biraz da kafa dağıtalım maksadıyla diğer kara film örneklerine nazaran daha soft ve zayıf bir yapımla karşımıza çıkıyorlar.

Coen’lerin seveni olduğu kadar nefret edeni de çoktur. Filmlerine paralel olarak seyirci kitlesinin beğenisi de ekstrem seviyelerdedir kısaca. Şahsen bu gruplar arasında ortalarda bir yer edinen ben, biraderlerin sinemasını takip etmeme ve keyif almama rağmen en son işleri No Country’nin ziyadesiyle abartıldığı fikrinden kendimi halen alabilmiş değilim. Bu filmin iyi olmamasından değil de aldığı ödüller ve eleştirmenlerin gazlarıyla yukarı çekilen seyirci beklentisinden kaynaklanan bir durum. Haklı bir başarı mıydı, aldıkları ödüller ne derece yerinde bir karardı tartışılır ama seneler önce Barton Fink, The Big Lebowski ve Fargo gibi yapımlarla ulaşamadıkları fazla gecikmiş ödüller oldukları da kesin.

Başta da dediğim gibi biraz zayıf bir film olsa da uzun zamandır bir Coen filminden almadığım kadar keyifle izledim Burn After Reading’i. Bunda senelerden sonra Fargo ve Lebowski’de yakaladıkları kara mizaha geri dönmelerinin de etkisi çok büyük. Onlar gibi “aptal insanlar hakkında zeki bir film” olarak tanımlayabileceğim bu Coen işbirliği, Bush yönetimindeki Amerikan siyasi kültürü ve bakış açısına en komiğinden giydiriveriyor. Lebowski ile önceki Bush dönemiyle dalga geçen Coenlerin bu filmde de ülkeyi aşağı yukarı aynı anlayışla yöneten küçük Bush’a mesaj çakması beni bayağı bir eğlendiren bir ayrıntı oldu. Böylesine öz eleştirel bir filmin bizim sinemamızdan ne sıklıkla çıktığı ayrıca tartışılması gereken bir konu.

Bir Coen mizahından beklenebileceği gibi ortada farklı karakterler, kontrolden çıkan planlar, birbirine karışan işler ve ilişkiler var. Sıradan hayatları olan aptal karakterlerimizin bulaştıkları işler, bir yerden sonra öyle absürd bir hal alıyor ve Coenler bu karakterlerin hikayelerini öyle güzel iç içe geçiriyor ki neden kara mizah konusunda Amerika’da önde gelen isimlerden olduklarını anlıyorsunuz. Hele salaklıkları artık tamamen kontrolden çıkıp ucu CIA’e de dokunduğu zaman CIA başkanı rolünde J.K.Simmons’ın umursamaz tavırları olayları daha da renklendiriyor. En azından,

Chad’in (Brad Pitt) gerzek tavırları, müthiş mimikleri ve her Osbourne Cox deyişinde yarılmamıza sebebiyet veren suratındaki kendinden emin ifadesi için;

Linda’nın (Frances McDormand) estetik ameliyat olma uğruna Amerika’nın düşmanı zannedip elindeki cd’yi Ruslara kakalamaya çalışması ve işlerin boka sarmasına rağmen amacından vazgeçemeyen şapşal hareketleri için;

George Clooney’nin Harry karakterinde Amerikan halkının paranoyalarını başarıyla yansıtan isterik halleri için;

Tilda Swinton’ın filmin kendi boşvermişliğinin de etkisiyle fazla kasmadan oynadığı soğuk nevale Katie performansı için;

Osbourne Cox rolünde John Malkovich’in tane tane kibar bir tonda “What the Fuck!” diye bağırarak kendini kaybettiği harika oyunculuğu için;

Son olarak da Coenlerin film boyunca ve sonunda bize hazırladığı “What the Fuck?!” şeklinde izlediğimiz sürprizleri ve CIA’in iç yüzüne dair çaktığı mesajları için Burn After Reading’in izlenmesi gereken bir film olduğu kaanatindeyim. Coenlerin en iyileri arasında yer almayacaksa da kafa dağıtmak için birebir.

 






Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010