Etkinlik Organizatörleri Röportaj Serisi Vol 3: Murat Abbas ( MTV )
Seda: Murat Abbas'la ilgili ufak bir araştırma yaptım. Müzik sektöründe çalışmaya krizden sonra başladın, değil mi?
Hayır aslında tam da öyle olmadı. Şöyle ki; kurumsal işleri tamamen 2002 Aralık'ında bıraktım. İlk olarak 1996 senesinde ev partilerinde DJ'lik yaparak başladım. Daha sonra yavaş yavaş radyo programcılığına da giriştim. İlk programıma 1999'da Radyo Cool'da başladım. Haftada iki gün program yapıyordum. Daha sonra FG ve Radyo 92.3'te de programlarım oldu. Her şey bir süre aynı anda gitti. Radyo Cool'da program yaparken bilfiil DJ'liğe de başladım. Eskiden Club Event vardı, meşhur... Hayatımda ilk defa orada çaldım. Bir dönem Aktüel dergisinin müzik sayfalarını da hazırladım. Aynı dönemde IKSV'nin İstanbul Dostları diye bir portalı vardı. O portalın müzik editörlüğünü yaptım. FG'den ayrıldıktan sonra da Dinamo FM'e geçtim. Ama o sıralarda -dediğim gibi- aynı zamanda bir denetim firmasında da çalışıyordum. “O bitti, başka iş başladı” şeklinde bir iş hayatım olmadı.
Seda: Neler çalıyordun o zamanlar?
FG'de daha çok electronic ağırlıklı müzikler çalıyordum. 92.3'te ise pek electronic çalmıyordum, yerine daha bağımsız müzikler -yani daha gitar temelli müzikler- çalıyordum.
Seda: Murat Beşer'le yaptığın Oldies But Goldies geceleri nasıl doğdu?
Murat'la arkadaşlığım biraz eskiye dayanıyor. Müzik İstanbul dergisinin Babylon'da bir yılbaşı partisi yapma fikri vardı. Ara sıra beraber geceler düzenliyorduk. Hatta o senelerde daha hiç albümleri yokken Sakin'i Babylon'da çıkartmıştım. Murat Beşer'le yaptığımız yılbaşı partisinden sonra o parti de iyi geçmişti. Babylon bizim bu partiyi devam ettirmemizi istedi. Fakat buna bir isim bulalım dediler. Benim aklıma Oldies But Goldies ismi geldi. İlk birkaç parti başka isimle yaptık. 2000'den itibaren Oldies But Goldies olarak düzenli olarak Babylon'da parti yapmaya devam ediyoruz. 8. sene bitmek üzere şu an. Tabii, Alaçatı Babylon açıldıktan sonra orada da çalmaya başladık.
Seda: 90'lı çocuklar da büyümeye başladı. Yakında 90'lar partileri de çoğalır. Yıllara dayalı konsept partilere nasıl bakıyorsun?
Bu karışık bir konu aslında. “80'ler geçiyor, bundan sonra da 90'lar başlar” gibi matematiksel bir formül yok aslında. Bence 80'lerin kendine has başka bir kültürel alt yapısı var. 90'lar dünyasal değişimlerin daha fazla olduğu yıllardı. 80'ler ise daha homojendi; içinde kendine özgü daha çok öğe vardı.
Seda: Bazı mekanlarda -80'ler harici- başka müzikler de çalıyorsun. Dunia'da çaldığını gördüm geçenlerde... Nasıl gidiyor?
Dunia, samimi bir bar. Aslında pek dans müziği yeri değil. Çok yeni bir yer... Kod Müzik'ten Necati haftanın her günü birilerini getirtiyor. Farklı farklı müzikler çalınıyor. Bir tek “oldies” gecesi yapılmıyor çünkü Necati nefret ediyor.
Seda: İnsanları eğlendirebilmek zor olsa gerek. Bunun sıkıntısını çektin mi?
DJ kabini çok yalnız bir yer. Bu yüzden DJ'liğe başladığım ilk zamanlarda sigara içmeye başladım. Neden, tamamen DJ kabininin yalnızlığı... Bir çok DJ çok sigara içer. Mesela dünyanın en fazla sigara içen adamı Sasha'dır. Hatta Dinamo'dan Mete Tavukçuoğlu bana hep “Sasha'dan sonra dünyada en fazla sigara içen adam sensin” derdi. Müzik kariyerimle birlikte sigara kariyerim başladı. (Gülüşmeler). Sigara o an, insanın yalnızlığını ve insanları eğlendirebilme stresini giderir. Tamamen bir araç. Bu iş, radyo DJ'liğinden çok farklı bir şey. Radyoda çok rahatsın; istediğin şeyi çalabiliyorsun... En kötü ihtimal dinleyici beğenmezse müziği, kanalı değiştiriyor. Ben bir kişinin bile dinlediğini bilsem yeterli. Bu yüzden aslında bütün radyo programlarımı hep kafamdaki bir kişiye çalmışımdır. Her hafta kafamda özel birisini canlandırmışımdır. Mesela o an arabada beni dinleyen veya sevgilisinden yeni ayrılmış birisini hayal etmem gibi...
Seda: Yakında radyo programı yapmaya tekrar başlayacak mısın?
Radyoculuk benim için çok özel bir şey. Her hafta birilerine şarkılar çalmak çok güzel bir duygu. Her sene sonuna doğru o senin en iyi albümlerinden şarkılar çalıyordum, her hafta o programları yaptığımda mailler geliyordu, insanlarla yazışıyordum... Kısaca birileri ile sürekli iletişim içindesin. Radyoculuğu bir kere yaptın mı devamlı yapmak istiyorsun. Bu senenin Ocak ayında, hem Radar Live Festivali'nden hem de Dinamo FM'den ayrıldım. Sonrasında devam etmek istedim fakat kafamdaki konsepti uygulayabileceğim bir yer olmadı. Bir yerle görüşmem hala devam ediyor. Sürpriz bir gelişme oldu benim için. Olursa söylerim sonra... Şimdi orayı heyecanla bekliyorum.
Seda: Bu kadar bağımsız işten sonra, Mtv Türkiye gibi kurumsal bir şirkette çalışmak nasıl bir duygu?
Mtv Türkiye kalabalık bir ofis. Çok eğlenceli bir çalışma ortamı var. Aslında bu eğlencesi olmasa belki bu iş yapılmaz. Çalıştığımız ekip arkadaşları hem konularına hakim hem de çok eğlenceli insanlar. O yüzden bu işin stresini götürüyor.
Seda: Liverpool'daki MTV Avrupa Müzik Ödül törenini nasıl buldun?
Prodüksiyondan hakikaten çok etkilendim. Bu işlerin içinde olan bir insan olarak gerçekten inanılmaz bir iş çıkardıklarını düşünüyorum. Sahnelerin hepsi müthişti. Zaten toplam beş sahne vardı. Arena zaten İngiltere'nin en büyüklerinden bir tanesi. Bunun yanı sıra performanslar da çok etkileyiciydi. Her performansta başka bir konsept yaratmışlar... Mesela Take That'in sahne aldığı sahne inanılmazdı. Killers'ın sahnesi ise Electronica Festival'deki Etienne de Crecy sahnesini andırıyordu. Çok daha geliştirilmişiydi tabii ki. Kısaca performansların çoğu iyiydi. Bir tek Beyonce'u beğenmedim. Bunun yanı sıra Katy Perry çok şeker görünüyordu. Bir aksilik olmazsa Şubat ayında izleyeceğim kendisini.
Seda: Oylamalarda çeşitli hileli durumların döndüğüne dair söylentiler var. Mtv'nin bu tür durumlara karşı genel tavrı nasıl oluyor?
Açıkçası böyle bir şey yapmaları oldukça zor. Bu durum tamamen “hangi sanatçının fan kitlesinin daha duyarlı olduğu” ile ilgili. Bütün ülkelerden hile yapmaya yönelik girişimler oldu ama Mtv International'ın database'i bunu engellendi. Orada Britney Spears veya The Ting Tings nasıl oylanıyorsa aynı oylama sistemi buradaki oylamada da yapıldı. Aslında iş tamamen fanlara düştü. Zaten bir ülkeden alabileceğin oy, en yüksek 22 puana eşit. Yani 70 milyonluk bir ülke için veya daha az nüfuslu bir ülke için de aynı denge sağlanıyor. Nihayetinde gayet adil bir oylama.
Seda: Mtv'de neler yapacaksın? Tam olarak neler planlıyorsunuz?
Burada etkinlik ve organizasyon müdürüyüm. Görevim, Mtv Türkiye'nin, hem kendi etkinliklerini yapması hem de farklı markalarla işbirliği içerisinde gerçekleştireceği projeleri hayata geçirmek. Daha önce burada böyle bir birim yoktu. Yurtdışındaki uygulamalara baktığımızda -şartlar gereği- müzik sektöründe hiç kimse etkinlik düzenlemeden ayakta duramıyor. Misal, haftalık müzik dergisi NME de organizasyona başladı. Kendi radyosunu açtı, ödül töreni düzenliyor... Mtv International ise hem kendi etkinliklerini yapıyor hem de farklı markalarla etkinlikler düzenliyor. Mtv Türkiye olarak biz de kendi etkinliklerimizi yapmaya yönelik bir karar aldık.
2009 ile birlikte bir takım seri etkinliklere başlamak istiyoruz. Bunların bir kısmı MTV'nin kült programlarını hayata geçirmeye yönelik. Televizyonda kliplerini gördüğümüz isimleri buraya getirmek ve o gecenin içeriğine uygun yerli grupları da bir yandan promote etmek istiyoruz. Burada Mtv Türkiye'nin en önemli rolü, Türk sanatçıları / grupları desteklemek.
Seda: Etkinliklere ne zaman başlamayı düşünüyorsunuz?
Bu ekonomik kriz olmasaydı Ocak itibariyle başlayacaktık. Yine de başlama ihtimalimiz var. Fakat, gerçekçi olmak gerekirse benim tahminim Şubat – Mart gibi başlaması yönünde. Tabii kriz sonrası, firmalar pazarlama bütçelerinde epeyce bir indirmeye gitti.
Seda: Kriz demişken, Türkiye'deki sponsor desteğinin gitgide azalmasını nasıl değerlendiriyorsun?
Yurtdışında firmalar sponsorluğa daha açıklar. Sponsorluk harcamalarına, reklam giderlerine göre daha fazla yer vermeyi tercih ediyorlar. Tabii, bunda, yabancı devletlerin kendi iç legal uygulamaları da önemli bir etken; orada sponsorluk, destek olunan bir şey. Firmalar, bunu giderlerinden düşebiliyor. Türkiye'de ise işler tam tersi şekilde yürüyor. Her geçen gün müzik faaliyetlerine daha çok destek olunacağına daha köstek olucu yasa teklifleri çıkarılıyor. Önümüzdeki sene çok ciddi kısıtlamalara gidilecek. Mesela, markaların etkinlikler üzerindeki görünürlüğü daha da kısıtlanacak. Bunun yanı sıra sponsorluk bütçesi alabilmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. Oysa markaların başındaki insanlar, ellerindeki bütçenin oldukça büyük bir kısmını “reklam” için çok rahat bir şekilde harcayabilirken, sponsorluk için, iş bütçe ayırmaya geldiğinde firmalarını kısıtlıyorlar. Sponsorluğu, lüks -lüzumsuz- harcamalar olarak görüyorlar. Bunun yanı sıra markaların başındaki çoğu insan, önlerine gelen projeleri değerlendirebilecek kültürel birikime de sahip olmadığı için durum her geçen gün daha da güç hale geliyor.
Oysa durum Batı'da daha farklı... Orada birinci kalemin bilet geliri. Birinci kalem bilet geliri olduğunda sen bir kere kimliğini sağlam temellere oturtmuş oluyorsun. Bu yüzden Batı'daki organizatör -sponsordan- çok daha bağımsız davranabiliyor. Bu da organizasyonu, müzikseverler tarafından daha çok takdir edilir kılıyor. Senin festivalinin müzikal oluşumunun başında kocaman bir marka varsa müzikseverler daha ihtiyatlı davranıyor. Yurtdışında çok fazla ana sponsorlu veya title sponsorlu bir festival yoktur. Çünkü oradaki festivaller bilet satışı bakımından daha iyi rakamlara ulaştığından ötürü sponsor almayabiliyor. Örneğin Sziget, ana sponsorla ilişkisini kesti. Ben burada – bir organizatör olarak- bir festival yapmaya kalktığımda “x kadar bilet satar” diyemiyorum. Buradaki gelir kalemleri daha farklı; sponsor, bilet ve son olarak yeme içme. Türkiye'de bu dengeyi sağlayamadığın için sponsordan yüksek bir meblağ istemek zorunda kalıyorsun. Ayrıca burada birkaç sponsoru yan yana kullanmanız çok zor. Bu yüzden, maalesef, ana sponsor yapacağın firmadan yüksek bir bütçeyi almaya çalışıyorsun.
Seda: Sponsorluk veren şirketler artık bu tür etkinlikler için departmanlaşmaya başladılar. Fazla kötümser olmamak gerekiyor sanki... Mesela kendi içlerinde “etkinlik yönetici” title'lı insanlar var.
Bu dediğin şey, evet, var. Bu aslında bardağın ne tarafından baktığın ile ilgili. GSM firmaları, bankalar gibi büyük firmalar içlerinde etkinlik organizasyon bölümü yarattılar. Fakat bu firmaların kurumsal iletişim bölümlerine o kadar çok dosya geliyor ki bunu sağlıklı bir şekilde değerlendiremiyorlar. Bir anlaşmaya gittiğinizde masanın diğer tarafında oturan kişiyle aynı dili konuşabilmeniz çok önemli. Sen çok iyi bir dosya hazırlamış oluyorsun fakat işi anlattığın insan o dünyadan çok uzak biri olabiliyor.
Seda: İleriye dönük çok karamsar mısın? Müzik bu işler içerisinde ne kadar kurumsallaşmalı?
Bizim yaptığımız şey, “Müslüman mahallesinde salyangoz satma” nın ötesinde... Çünkü 70 milyon insan düşünün -ki Türkiye sadece İstanbul'dan ibaret değil. Buranın demografik profiline baktığınızda; insanların Batılı müzik dinleme alışkanlıkları pek yok. Mesela tüm Türkiye'nin sadece %15 i yabancı müzik dinliyor. O %15'in içinde de bizim hitap ettiğimiz dilim daha da düşük. Biz müzikal anlamda Batı'dan çok uzak bir coğrafyada bu işi yapıyoruz. Erişim kanallarımız da çok kısıtlı. Mecralarda da bu tıkanıklık mevcut.
Müzik marketlere uğruyorum bazen ne satıp satmadığını soruyorum. En az satanlar, caz ve klasik müzik albümleri. Bu sene çok fazla konser yapıldı. Gazetelerde yazan bilet satış rakamlarına dışarıdan biri inanabilir. 2008 yazında Metallica'nın bilet satışı harici tatmin edici başka bir durum yaşanmadı. Onun dışında, baktığımda bir de Travis'in kendi içinde iyi bilet satışı yakaladığını görüyoruz. Aslında yine Batılı standartlara baktığımızda tabii ki düşük bir rakamdı. Kısaca, önümüzde çok da ümitli bir tablo yok. Senelerce burada festival kültürü oturmadı ve bilet satın alma alışkanlığı yerleşmedi. Sponsorlar ise sana verdikleri destek karşılığında biletleri dağıtıyor... İnsanların önüne hazır davetiye geldiği için bir sonraki konserde bilet satın almıyorlar. Aslında, bu şekilde, organizatörler kendi ayaklarına kurşun sıkmış oldu. Sektördeki bilet satışının önündeki en büyük düşman budur.
Seda: 2009'da etkinlikler ne yönde değişim gösterecek?
Bence organizasyonların hacmi küçülecek. Hem sektör hem de dinleyici artık konsept etkinliklere yönelecek. Böyle bir dönemde çok büyük çaplı etkinliklerin yapılacağını görmüyorum.
Seda: Mtv Türkiye, bu dönemde nasıl bir gidişat izleyecek?
2009 planlarımızı yaptığımızda yapılan hatalardan dersler çıkardık. Bir çok ders vardı; daha küçük adımlarla büyümek, ihtiyatlı davranmak ve çok açılmamak... gibi.1998'de J&B Techno Fest ile başlayan, H2000 ile devam eden, Rock'n Coke, Radar Live, Efes Pilsen One Love ile ivme kazanan müzik sektöründe, yapılan bazı hatalardan bir takım dersler çıkardık. Bu işin okulu okutulacaksa şayet tüm bunlardan key study çıkartılabilir. O yüzden Mtv Türkiye olarak uzun soluklu bir şeyler yapmayı 2009'da düşünmedik. Fakat 2009'da bir günlük konaklamasız bir Mtv etkinliği yapılabilir. 2010'da ve bundan sonraki senelerde geliştirilebilir. Kısaca adım adım büyümeyi hedefliyoruz.
Seda: “Festival kimliği oluşturulamadı, bundan ötürü başarısız olundu!” türünden gelen eleştirilere nasıl bakıyorsun?
Ben bunu Radar Live'da yaşadım. Sonradan eleştiri getirmek çok kolay. İnsanlar neden 4 gün sürdüğüne dair eleştiri ile yaklaştı. Radar Live, adım adım büyüyen bir festival olsaydı çok daha fazla katılım sağlanabilirdi. Böylelikle hem yerleşik hem de kendisini tanıtmış bir festival olurdu. Belki istediğimiz katılım sayısına ulaşamadık fakat bittikten sonra etkisi büyük oldu. Taraflı tarafsız herkesten – o festivale gelmeyen insanlardan dahi- “keşke 2008'de de Radar Live yapılabilseydi” şeklinde olumlu tepkiler aldık. Biz bunu diğer organizasyon şirketlerinde çalışan arkadaşlarımızdan da duyuyoruz. Çok klişe olacak ama “bir rüyaydı, yaşandı ve bitti”. Fakat, dediğim gibi az bilet satıldı ve sonuç olarak seyirciden karşılığını görememiş olduk. Buna Marilyn Manson dahil... Mesela “Marilyn Manson neden Radar Live'a dahil oldu?” soruları geliyordu. Oysa, kendisini satış gücü olarak line-up'a eklemiştik. Yoksa bu genel program içerisinde onun sırıttığını biz de çok iyi biliyorduk. Bir kere her grubu getirmek kolay değil; lojistik ve ekonomik sebepler bunu imkansız kılıyor. Bu sene de geçen seneyi devam ettirebilmek için bir bütçe oluşturduk ve o bütçe içeriğiyle çalışmaya başladık, görüşmeler yapıyorduk, - ki line-up çalışmamız iyi gidiyordu.- fakat festivali gerçekleştirebilmek için bize gerekli olan sponsorluk desteğini sağlayamadık. “Bu line-up'a minimum 25.000 kişi bilet alır” diyebilseydik, Radar Live, 2008'de de yapılırdı. 2007 hem bizim için hem de diğer organizatörler için kötü geçti.
Seda: Yurtdışındaki konserleri de yakından takip ediyorsun. 2008'de en beğendiğin performans kimindi?
2008'de Frequency Festival'de seyrettiğim REM konseriydi. İstanbul'daki REM konserinden daha farklıydı. Prodüksiyon her parçaya canlı video klip yapma mantığı üzerine kurulu olduğu için muhteşem bir sahne görselliği vardı. Şubat ayında izlediğim Bloc Party'yi de beğendim. Gerçekten çok iyi bir performanstı. Bunun yanı sıra Kaiser Chiefs... The Killers'ın sahne prodüksiyonunun zayıf olmasına rağmen izlemekten oldukça keyif aldım. O ortamda, “iki tane albümü olan bir grubun ne kadar çok hiti varmış” hissine kapıldım.
Seda: Yeni gruplardan var mı gözüne çarpan?
Küçük gruplardan hayal kırıklığına uğradığım isimler var, maalesef. Bunların başında Klaxons geliyor. Yeni gruplardan değil ama canlı olarak izlediğim Ladytron ve Justice çok kötüydü. Bunun yanı sıra Radiohead konserini de çok fazla tutmadım. Çok donuk bir performans gösterdiler. Sanki hitlerinden utanır gibi bir ruh hali içindeydiler.
Seda: Yakın zamanda kimleri izleyeceksin ?
Planım 6 Şubat'taki NME gecesine gitmek. Ertesi akşam Katy Perry'yi izlemeye gideceğim. Aslında Rolling Stone'da albümüne 5 üzerinden 1,5 vermiştim ama sonradan sevmeye başladım bir şekilde. (Gülüşmeler). 2 hafta sonrasında da Snow Patrol'a izleyeceğim.
Seda: The Cure'u çok sevdiğini biliyoruz. Son albümünü nasıl buldun?
Albümü bir kere üstün körü dinledim. Fakat şunu söyleyebilirim; uzun yıllardan sonra -ilk dinleyiş dahi olsa- en ısındığım The Cure albümü oldu. Sound'u daha çok '89'daki Disintegration'ı andırıyor.
Seda: Peki, bu senenin en iyi albümü?
Tv on The Radio – Dear Science!
Seda: Son sorum, en iyi çıkış?
Bon Iver, Eugene McGuinness ve Friendly Fires'ı sayabilirim. Özellikle Friendly Fires'ın canlı performansı çok iyi.

Anasayfa>>
İnsan Bölümü>>
|