Skins
Her bölümünü, “Gassip görl hiyır” diyerek açan, “ekso ekso” diye bitiren hanım kızımız size de fenalık getirdi mi? Ya kimin eli kimin cebinde öğrenmek için son model cep telefonlarını açıp “gassip görl” bakalım bugün bize neler anlatmış diyen hatunlar? Kıçlarına rahat batmış bir grup zengin ergenin aynı gruptakilerle döne döne düşüp kalkmasından sıkıldınız mı? O zaman şöyle buyurun, sizi “Skins” ile tanıştıralım.
Bu cümlelerden sonra Skins sanki Gossip Girl’den sonra başlamış ve “ondan sıkılanlar için yeni bir tat” imajı yaratmış olabilir. Esasen Skins 2007 başında İngiltere’de yeni kurulan E4 Channel’ın ilk dizisi olarak yayınlanmaya başladı. O açıdan hani sanki Gossip Girl’e alternatif olarak ortaya çıkmış gibi bir imaj oluşmasın kafanızda. Bilenler biliyorlardır gerçi de ben diziyi hiç duymamış ya da duymuş da izlemek nasip olmamışlara yazıyorum. Bristol’da geçen hikayemiz bugüne kadar Amerikan gençliğine iyice aşina olmamızı sağlayan Dawson’s Creek, The OC gibi “gençlik draması” ekolünden dizilerden çok daha uzak, farklı ve gerçekçi bir yerde duruyor. Şahsen bugüne kadar izlediğim türevleri arasında gençliği bu kadar çıplak yansıtan bir diziyle hiç karşılaşmamıştım. “Skins”i izledikten sonra diğerlerinin hepsinin son derece yavan ve karikatürize kalacağına garanti veririm.
Geçen sene okuduğum İngilizce bir makale, yapılan araştırmalara göre 10-15 yaş arasındaki İngiliz gençlerin yüzde 60’ının Vandalizm’den uyuşturucu ve hırsızlığa varana kadar çeşitli suçlardan yakalandığından bahsediyordu. Yine aynı şekilde 15 yaş grubunun yarısından fazlasının geceyi dışarıda ve sarhoş geçirdiğini, birçoğunun Avrupa’nın diğer ülkelerine oranla çok daha küçük yaşta ilk seks deneyimlerini yaşadığını söyleyen makale aslında hepimizin aşina olduğu İngiliz gençliğinin içler acısı durumunu sayılara dökmüştü yalnızca. Bu yüzden Skins’i izlediğimde beni şaşırtan gençlerin durumundan ziyade ekibin en sağlamından yaptığı öz eleştiri oldu.
Yaşları 15-17 arasında seyreden bu genç karakterlerimiz, ilk bakışta “sex, drugs and alcohol” temalı “Skins” partilerine koşturmakla geçen yaşantılarının eğlenceli olduğu izlenimini veriyor bizlere. Hatta ilk bölümde seriyi ciddi ciddi komedi dizisi sanmamız için ellerinden gelen her şeyi yapmış senaristler. Yalnız biraz da klişe olarak, arkasından gelen bölümler bu gençlerimizin aslında her birinin ne kadar da yapayalnız olduğunu gözler önüne serdikçe biz de iyiden iyiye drama doğru yol almaya başlıyoruz. Bu bahsettiğim araştırmadaki verilerin nedenlerine de iniyor dizi, yüzeyde kalmayarak. Neredeyse tüm karakterlerimizin aile yaşantıları berbat. İngilizlerin gerçekten de çocuk yetiştirme konusunda bu kadar başarısız, ailelerin çocuklarına karşı bu kadar ilgisiz ve sevgisiz oluşunun gerçeği büyük ölçüde yansıttığına dair içimde pek şüphe yok gibi.
Ana karakterimiz Tony ile açılıyor ilk bölümümüz ve her bölüm bir karakteri merkeze alarak, diğerlerinin hikayelerini biraz geri planda bırakıyor ama bu onların hikayelerinin de işlenmediği anlamına gelmiyor tabii. Lost gibi bir taktik izlediğini söylemek mümkün bu açıdan. Tam bir fırlama olan Tony, çete ele başısı gibi telefonla bütün grup üyelerini arayarak akşam yapacakları plan için her birini ikna etmeye çalışıyor. Bu sırada biz de ekibi tanıyoruz: kendisini deli gibi seven sevgilisi Michelle, Michelle’den hoşlanan en yakın arkadaşı tam bir “nerd” Sid, Sid’e ayarlamaya çalıştıkları anorexia hastası Cassie, Michelle’in yakın arkadaşı Jal, psikoloji öğretmenine yazan her daim kafa bi milyon Chris, dizinin gay kontenjanında yer alan Maxxie ve en yakın arkadaşı Müslüman çocuğumuz Anwar.
Baştan klişe gelen bu karakterler, en azından benim izlediğim ilk sezon boyunca öyle bir gelişim yaşıyorlar ki bir süre sonra yakınlık kurmamamız, içlerinden en az bir tanesine özel bir sempati beslemememiz imkansız hale geliyor. Hepsinin acılarına, sevinçlerine ve yalnızlıklarına ortak oluyoruz. Diğer ergen dizilerindekinden çok daha inandırıcı geliyor sorunları bizlere en azından. Zaten kazık kadar heriflere lise öğrencilerini oynatmaması ekibin en büyük artılarından biri. Tony’i oynayan Nicholas Hoult dışında (kazık kadar olmuş ‘About a Boy’dan bu yanda) bildiğim kadarıyla hiçbirinin dizi ya da film geçmişi yok. İlk deneyimlerine rağmen her birinin çok profesyonel iş çıkardığını söylemem lazım. Bilhassa Cassie karakterinde Hannah Murray, ara ara karakterin abartılı çıkışlarına rağmen, her izleyeni derinden etkileyecektir kanısındayım.
Skins, izlediğim birinci sezonuna dayanarak konuşuyorum, gelmiş geçmiş en iyi gençlik draması benim nazarımda. Sid rolündeki Mike Bailey’nin söylediği “Wild World” eşliğinde biten ilk sezon uzun süredir bir dizinin bırakmadığı kadar büyük bir etki bıraktı bende. Dizinin üçüncü sezonu Ocak Ayı’nda başlayacak ama yapılan açıklamaya bakılırsa alıştığımız karakterlerle vedalaşıyoruz çünkü ekip Tony’nin kız kardeşi Effy dışında tamamen değişiyor. Senaristler 15-17 yaş arasındaki gençlerin hikayelerini anlatmak istediklerini, üniversiteye giden eski karakterlerin eskisi kadar ilgi çekici olmayacağını söylemişler. Sevdiğim karakterlerden ayrılacak olma düşüncesi ikinci sezonu izleme hevesimi ertelese de, The OC ve One Tree Hill’in akıbetinin aynı olduğunu düşündüğümde adamlara da hak vermedim değil hani.
Şu sıralar lüzumsuz yere popüler olduğunu düşündüğüm Gossip Girl’ü geçip ülkem sınırları dahilinde gösterilmesinin imkan ihtimali olmayan bu diziyi illegal yollardan muhakkak buluşturup izleyin derim. Beğenmeyenler özelden mesaj atabilirler… Tşk pls ltf, xoxo…

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|