Bahoz - Fırtına
Geçen seneki İstanbul Film Festivali'nde ilk gösterimi yapılmış olan 'Bahoz' yani Fırtına, nihayet vizyon yüzü görebildi. Kazım Öz, daha önceki filmleriyle bir çok yerden ödül almış, geleceği parlak bir sinema adamı. En son 2005'teki Dur (Uzak) filmini izlediğimiz Kürt yönetmen, filmlerinde genelde hep Kürt insanları merkeze alıyor. Fırtına ise '80 ve '90ların başlarında yaşanan öğrenci muhalefetlerinde yer alan bir grup Kürt ve PKK sempatizanını anlatıyor: Cemal, büyük bir heyecanla beklediği üniversite sınavını kazanarak, küçük taşra kasabasından İstanbul’a gelir. Büyük şehrin kalabalığı içindeki yalnızlığı, aylar sonra tanıştığı sistem karşıtı devrimci bir grup ile birlikte sonra erer. Grubun öncülerinden Helin ile yasadığı çatışma kimliğini keşfetmesi için de bir başlangıç olur. Cemal’in içinde başlayan yangın onu okumaya, araştırmaya ve zamanla kendi kimliğini bulmaya iter. Benzer bir süreci yaşayan Rojda ve Orhan da zamanla değişip grubun aktif birer üyesi olurlar. Henüz on sekiz - on dokuz yaşlarında olan bu gençler, ‘Devrim’ fikri içlerindeki genç ve dinamik enerji ile birleşerek eyleme dönüşür. Film, Cemal, Rojda ve Orhan’ın geçirdikleri hızlı değişim sürecini ve öğrenci grubunun başından geçen olayları anlatır. Fırtına, konusu itibariyle siyasi bir film. O yüzden bu eleştirinin de biraz siyasi olacağını hatırlatmalıyım.
Fırtına'nın teknik olarak büyük bir eksiği yok. Yalnızca seslerin yer yer anlaşılamayacak kadar boğuk olması seyirciye çok rahatsızlık veriyor. Kazım Öz'ün açıları oldukça iyi. Oyuncular, kostüm ve dekor, size o dönemi oldukça iyi hissettiriyor. Üniversite olarak İstanbul Üniversitesi'nin seçilmesi de çok yerinde bir karar olmuş. Müzikler ise genelde Kürt kökenli sanatçıların elinden çıkma, arabesk tınılar. Diyaloglar ve senaryonun ilerleyişi yerinde pırıl pırıl işliyor. Zaten bu yüzden film, iki buçuk saatlik zamanına rağmen hiç sıkmıyor. Oldukça akıcı bir tempoya sahip. Fakat senaryosunun işleyişi ne kadar yerinde olsa da, senaryonun vermek istediği mesajda açık bir sorun var.
Öncelikle film objektif bir bakış açısına sahip değil. Burada devreye benimde aklımı uzun zamandır kurcalayan birkaç soru geliyor: Sinemada propaganda olmalı mı? Sinema, propaganda yapma sanatı mıdır? Yoksa anlatılan olaya objektif mi yaklaşılmalı? Eğer objektif yaklaşılırsa, bu sinemanın öznel olmadığı mı anlamına geliyor? Yönetmen filme bir şeyler katmalı mı? ...
Anlatılan ileride tarihe geçecek bir konu ise ve bu filmin de başarılı olunması isteniyorsa, kesinlikle belli bir objektifliğe ihtiyaç vardır. Üstünden çok fazla zamanın geçmediği ve hala sancısı devam eden tarihsel bir olaya tek taraflı gözle bakılması bariz bir propagandadır. Sinemanın öznel olduğu fikrine saygı duyuyor ve kabul ediyorum. Eğer sinemada öznellik olmasa akımlar doğmaz, Andrei Tarkovsky var olmazdı. Ama sinemanın bir propaganda aracı olarak kullanılması, bana insanların canlı bomba olarak kullanılması kadar acımazsızca gelir. Kazım Öz, kendi köklerini daha da yücelterek, Cemal'in Türk sevgilisini aptal, sarışın ve eğlence güzel bir kız olarak, Cemal'in diğer pkk sempatizanı, şiddet yanlısı ama içki içmeyen (!) arkadaşlarını ise devrim uğruna her şeyi yapabilecek, ezilmiş, toplum tarafından reddedilmiş insanlar olarak gösterilmiş.
Eğer film, Cemal'in sis içinde kayboluşu ile sonlansaydı, belki de bir yere kadar hoş görülebilirdi. Fakat sonunda çözümü 'dağa çıkmak' olarak sunan bir filme ne kadar hoşgörü besleyebilirsiniz ki? Biraz keskin bir söz olacak ama, Yeşilçam Sineması'nda film izlerken kendimi Yahudiler arasında Schindler's List filmini izleyen Hitler gibi hissettim. Bunu hissetmemdeki en büyük neden tabii ki filmin kendisiydi. Çünkü filmde, ülkenin bölünmemesini isteyen benim gibileri Kürtlerin Hitler'i olarak gösteriliyordu. Sonuç olarak film, Kürt sorununa, ülkenin en karışık olduğu zamanları, o zamanın üniversiteli gençlerin gözünden bakıyor. Ama Kürt üniversiteli gençlerin...

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|