geldi
 



Robots In Disguise Günlüğü

Merhaba okuyucu. Bu sayıda yazarken çok zevk aldığım birkaç günümden bahsedeceğim. Phonem by Miller kapsamında ülkemize ilk kez gelen Robots In Disguise ikilisi Dee Plume, Sue Denim ve saz arkadaşlarıyla geçirdiğimiz dolu dolu günleri anlatmaya çalışacağım. Bu sayımızda kendileriyle yapılan röportaj ile birlikte Robots In Disguise günlükleriyle de karşınızdayız. Ne diyelim, hoş geldiniz.

4 Kasım 2008:

Saat 17.35, altı kişilik RID kafilesi Londra’dan Atatürk Havalimanı’na inen uçakta. Bense telaşla çıkmalarını bekliyorum. Altı kişilik takım geliyor, görev arkadaşım herkesi uçak çıkışı tarafından alarak gümrük kısmından geçirip bana teslim ediyor. Bir hayli nerd gözlükleriyle tatlı mı tatlı görünen Sue ve sert bakışlı Dee’nin haricinde onlara canlı performanslarda eşlik eden davulcuları Gemma, ses mühendisleri Steven, rodi Drew ve İngiltere’de bir Türk mahallesinde yaşayan grubun tur menajeri Milan’dan oluşan altı kişilik grupla teker teker tanışıp, otele doğru yol almaya başladık.

Otele gidene kadar araçta iki-üç geyik oldu hemen onları paylaşayım. Araçla havalimanından otele doğru yol alırken sahil yolundan gitmeyi tercih ettiğimizden, tam Sarayburnu’ndan geçerken denizi adam akıllı bir şekilde görünce, ‘iyi ki geldik’ naraları koparmaya başladı kafilemiz. Hemen ardından da Sue, ertesi gün veya konserden sonraki gün denize girmek istediklerini yapıştırdı. Bir yandan şaşkınlığımı dile getirirken, bir yandan da “Kasım ayında, bu havada mı?!?” dedim ama ona bile cevapları vardı; “Sen bizim nereden geldiğimizi biliyor musun? Bizim oralar hep yağmurlu ve soğuk” geyikleri... Otele varana kadar Sue’nun sevgilisi Chris Corner’ın IAMX ile geçtiğimiz yıl aynı mekânda konser verdiğini, hatta seyircilerden birinin o gece taktığı muhteşem şapkasını çaldığını, hala Chris’in de şapka geri gelmeyince bir hayli sinirlendiğini ve kızgın mıdır acaba bize diye sorduğum anda altısı birden hepsi katıla katıla güldüler. Sue, benim de hiç haberim yoktu bundan, kimseye söylememiş derken hala gülüyordu. Gidince soracakmış bu olayı ama bir oda dolusu şapkası var, bir tanesini çaldılarsa ne olmuş, daha yüzlercesi var onda, kızmamıştır o kadar dedi. Sonra seyirciler hakkında birkaç soruları oldu. Türk seyircisinin bir hayli gaz olduğunu söylediğimde ise daha önce konser veren gruplar hakkında konuştuk. Onların da çok sevdiği Boy Kill Boy, The Automatic gibi isimleri duyduklarında biraz şaşırdılar. Konserlerin de bir hayli çılgın geçtiğini söylerken hemen ardından eski Automatic üyesi Alex Pennie’nin buradaki konserde seyircilere kızarak üzerlerine sallayarak, fırlattığı mikrofonun hiç suçum olmamasına rağmen kafama geldiğini ve bir hafta şişik gezdiğimi anlattığımda ise, bayağı şaşırıp, kızdılar ve zaten Alex’ten onların da pek hoşlanmadığını öğrendim. Festivaldeki diğer isimleri sorduklarında, ben isimleri sayarken, Trash Fashion yok muydu bu festivalde, biz onlar da geliyor diye biliyorduk dediler. Trash Fashion’ın line-up’ta olmadığını ama olsaydı çok da mutlu olacağımı ekleyerek diğer isimleri saydım. Tüm isimler arasından en çok ilgilerini çeken isimler de Foamo ve Annie oldu. Prinzhorn Dance School’dan da bi’ haber olmaları ilginçti. DFA ile imzaladıklarını, vatandaşları olduklarını söylemem bile anımsatamadı.




Otele vardığımızda diğer rehber arkadaşım ile giriş işlemlerini halletmelerine yardımcı olup, eşyalarını odalarına bırakıp hemen akşam yemeği için dışarı çıkmaları bir oldu. Yemek için İstiklal’de yürürken Phonem’in devasa afişi üzerinde kendi isimlerini gördüklerinde çocuklar gibi sevindiler, önünde resimler çekildiler, üzerine ‘Sue woz ere’, ‘Dee’ filan yazdılar. Oturur oturmaz Dee, Türkiye’den grupları merak ettiğini söyleyip, birkaç isim yazmamı istedi benden... Ben de aklıma gelen birkaç ismi yazıverdim ufak bir kâğıt parçasına. Sonra sanki içlerine doğmuş gibi Türkiye’de yaşayan bilindik İngiliz müzisyen var mı diye sordu Dee. Aklıma ilk gelen isim ise, Boy Kill Boy’un gitaristi, Apartment’ın vokali David Caggiari oldu. İlk önce Boy Kill Boy’dan Chris ile karştırdı Dee ama sonra anladım dedi. Apartment’tan haberleri yoktu ama önceden de Boy Kill Boy’u sevdiklerini söylemişlerdi. Sanırım bu bir şekilde merak uyandırdı ve ‘Yoksa bir Türk’e aşık mı oldu da buraya geldi?’ diye sordu. Evet, hatta sanırım geçen yıl konser için buraya geldiklerinde dedim, tebessüm etti. Konserde Türkçe bir şeyler söylemek istediklerini söylediler. Ve yine konser esnasında kullanabilecekleri klasikleşmiş şeylerden ‘Teşekkürler’, ‘Biz Robots In Disguise’iz’ gibi şeyleri öğretmeye çalıştık. O esnada burada en bilinir parçalarını sordular. Cevabım ise; Girl, Turn It Up, Argument, Dj’s Got A Gun, La Nuit, Boys, Bed Scenes, She's A Color Scientist gibi şarkılar oldu. Bunun üzerine oynayıp playlist’i öğrenme çabalarına giriştim hafiften. Kişisel favorilerimden birkaç parça adını sıralayarak, çalacaklar mı diye sordum. Evet, cevaplarını alınca, ‘peki Argument’i de çalacak mısınız, o benim en sevdiğimdir de’ deyiverdim. Çok çok uzun zaman oldu Argument’i çalmayalı ama sen ne dersin Dee diyerek Dee’ye sordu Sue. Sonra davulcu Gemma’ya yapabilir miyiz, çalabilir misin diye sordu. Cevaplar hep olumlu olunca, burada bilinen bir parça olduğuna şaşırıp, bir deneriz dediler. Bir yandan yemekler de geldi. Bir güzel köfteleri, kebapları yuvarlayıp karınlarını doldurduktan sonra da hepsi birden içki içmek isteyince direk bir bara götürdük grubu. İçeri girer girmez o sırada orta katta konser vermekte olan gruba bir göz attılar ve terasa katına çıktılar. Oturduğumuz çok olmamıştı ki, asla ağzına alkol koymayan Sue ve Dee ertesi gün için dinlenmek isteyince ikisini otele bırakıp, diğerlerinin yanına geri döndüm. Ve gidilen bar kapanana kadar müzik, tarih, politika, İngiliz sömürgeleri, Kraliçe’si, Türkçe, Türk yemekleri ve Türkiye gibi konular üzerine saatlerce konuşuldu. Yabancıların artık klasikleşen tepkilerinden biri olan; Türkiye’yi daha bir ‘Arabic’ beklediklerini, böylesini hiç tahmin etmediklerini onlar da tekrarlıyorlar. Biz ise, her zamanki gibi ilgisi olmadığını anlatıyoruz... Sohbet kendi içinde de konudan konuya atlayarak ilerlerken buraya da bazılarını ekleyeyim; grubun tur menajeri Milan bir Türk mahallesinde yaşadığından bir hayli bilgili ama kendi tarihlerine inanılmayacak kadar güvenen bu gençlerden bir tanesi bizim Osmanlı’dan haberdar dahi değil. Anlatıp, araştırmasını önerirken bir yandan da bayağı Türkçe öğretiyorduk. Müziğe gelince bu yıl en beğendikleri isim Late Of The Pier imiş, onu öğrendik. Beğendikleri diğer isimlere gelince; Parka, Liars, Art Brut, Boy Kill Boy, Gallows, Battles falan filan... Bu isimlerin dışında punk’a ve ska’ya hala çok bağımlılar, özellikle de Steven. Bu ve benzeri müzik sevdasının İngilizlerin kültüründe olduğunu söyleyen Steve’e katılırken, Türkiye’yi de Amerika’ya benzetiyordu. Yani, İngiltere’de eline gitarını alan grubunu kurabiliyor ve dinleniyor da diyordu. Bu iki ülkenin de İngilizler kadar kültüründe böylesine müzik anlayışının olmadığından, Amerika’dan o yüzden İngiltere kadar iyi iş çıkmayışının sebebini de buna bağlıyordu. Bence haklıydı da... Ayrıca Steve de, en az benim kadar Rancid seviyordu. Zaten üzerinde de Goldblade t-shirt’ü vardı. Kendisinin de birlikte çalıştığı gruplardan olan Fightstar’ı hem çok beğeniyor, hem de şiddetle öneriyordu. Acayip popüler ve bilinen bir grupmuş İngiltere’de, burada nasıl bilinmezler diye şaşırdı hatta. Hemen myspace adreslerini de verelim ki, merak edenleriniz bir göz atabilsin; http://www.myspace.com/fightstarmusic. Drew daha çok hardcore punk ve scremo şeyleri seviyordu, Thursday ve Gallows gibi. Milan’da Late Of The Pier albümünü harika olarak tanımlarken Erol Alkan’ı takip ediyor musunuz diyordu. Bu sorunun üstüne kendisine hemen cevabımı verip, Reset!’ten de bahsedip daha birkaç gün önce kendisiyle röportaj yaptığımızı söyledim. Sabaha karşı olmuştu, neyse ki, bar artık kapatılıyordu ve biz de kalkmak zorundaydık. Nitekim kalktık da, ama çocuklar hala içmek istiyorlardı. Açık market bulup içkilerini aldıktan sonra otellerine kadar geçirip, ertesi sabah buluşmak üzere saat belirleyip, ayrıldık. Eve vardığımda sabahın ilk ışıkları doğmaktaydı ve birkaç saat sonra tekrar uyanıp Taksim’e, otele gitmek zorundaydım.



5 Kasım 2008:

Öğlene doğru tüm grupla buluşup, Asmalı’ya kahvaltı-öğle yemeği karışımı bir şeyler yemeye gittik. Birçok güzel yer olduğundan zar zor bir yer seçebildikten sonra bir yere oturduk. Ayıla bayıla yemeklerini yediler, içtiler... Söyleşi için Babylon Lounge’a geçildiğinde röportajlar içlerinde Reset’ ekibinin de olduğu 1-2 dergiye röportajlar verildi. Mekâna gelen fanlarla tanışıp sohbetler edildi. Lounge’dan çıktıktan sonra ve iki gündür kesinlikle görmelisiniz diye söyleyip durduğumuz Galata Kulesi’ne götürdük ekibi. Galata’ya doğru yokuş aşağı ilerlerken Sue bir klasik gitar satın aldı, çok mutlu oldu ve öyle Galata’ya geçildi. İçeri girip, kulenin en tepesine çıktığımızda ise, sanki onları beklermiş gibi bir gökyüzü vardı ki; tam da güneş batmak üzereydi, gökyüzünün aldığı renkse tarif edilemezdi. Hava da çok güzeldi ve tüm İstanbul ayaklarının altındaydı... Solda boğaz ve boğaz köprüsü, karşı taraf Asya, sağ tarafta Topkapı Sarayı, camiler ve tam o an okunmaya başlayan ezan... Hakikaten çok şanslılardı ve bayıldılar da kısacası. Ama ilginçtir ki, camiler ve ezan hakkında da hiçbir şey bilmiyorlardı. Sırayla Eminönü, Sultahahmet, Süleymaniye tarafından duyulmaya başlanan ezan seslerini anlayamayıp, bu ses ne diye bir soru sordular ki zaten o beni benden aldı. Caminin ve ezanın ne olduğunu anlattıktan sonra yüzlerce fotoğraf çektiler. O, bu, şu derken Soundcheck vakti gelmişti... Hemen otele geçip, eşyalarını aldılar ve Studio Live’a geçildi. Saatler süren soundcheck’in sonrasında enfes bir akşam yemeği yendi. Yemekten sonra konsere hazırlanmaları için kızları otele bırakmak üzere restorandan otellerine doğru yol almaya başladık. O kısa yolda sürekli ‘sence konser dolu olacak mı?’, ‘seyirci nasıl olacak?’ gibi sorularıyla karşılaştım durdum. Dolu olacağını düşündüğümü söylerken, otellerine varmıştık bile. Hazırlanıp Studio Live’a geçildiğinde o ünlü makyajları yapılmış, Ninja Kaplumbağa ayakkabıları giyilmişti. Kulise kapanıp konser vaktine kadar bir yandan dinlenip, bir yandan da birbirlerini motive ettiler. Vakit geldiğinde tamamen şarj olmuş bir şekilde karşımıza çıktılar. Sahne aldıklarında ise, o iki gündür sürekli beraber olduğumuz dünya tatlısı insanların içine canavar kaçtı. Sue ve Dee’nin ama özellikle de Dee’nin ‘sıteyç dayving’leri ve seyirciyle iletişimi unutulmazlar arasında yer etti. Kendisinin de sonradan söylediği üzere sadece sahnedeyken öyle bir kişiliğe bürünüyor. Çünkü sahne şovunun önemine inanıyor ve en önemlisi seyirciyi nasıl coşturacağını da çok iyi biliyor.

Sonuç olarak sahnede kaldıkları bir saat içinde tam tahmin ettiğim gibi Phonem by Miller’ın en hareketli konserine imzalarını attılar. Çaldıkları parçalara gelince yeni albüm ağırlıklı olsa da 3 albümden de parçalar çalarak bir şekilde ortayı buldular diyebilirim. Her ne kadar ilk albümden sadece Argument’i çalmış olsalar da, 3 albüme de değinmeden geçmemiş oldular. Argument’ı söylerken “You always, you never’ adlı kısımlarda kendi istekleri üzerine öğrettiğimiz “Sen hep, sen hiç” nakaratı da her ne kadar seyirci duyamayıp, çözemese de, Türk seyircisine konserden sonra after party misali seyircilerle beraber takılmaları, dans etmeleriyle birlikte diğer bir güzel jestti. Konser esnasında ve sonrasında Argument’i bana hediye etmeleri de ayrı bir hoşlukları oldu. Playlistlerine gelince sırasıyla; Dj’s Got A Gun, Sex Made Me Stupid, You Really Got Me, Don’t Copy Me, I’m Hit, Girl, Turn It Up, We’re In The Music Biz, I Live In Berlin, The Tears, Voodoo, La Nuit, Argument şeklindeydi.



Konser sonrası konuşurken, seyirciler arasında gözleri Avrupa’daki konserlerinde fanlarının onlar gibi makyajlar yaparak ön saflarda yer alanlarını ve sahneye çıkıp onlarla birlikte dans eden çılgın seyircileri aradı. Ne yazık ki Türk seyircisinde böyle bir şeyin olmasının pek de mümkün olmadığını, bunları bilenleri olsa bile yapacağını sanmadığımı söyledim kendilerin. Onlar da bunun üstüne bir dahaki konserlerinde benim bunların tümünü yapmamı istediler. Cevabım olumsuz olunca da, zorla kendileri yapacaklarını söylediler. Önce bir kez daha gelsinler de, gerisine bakarız... Asıl önemli olanı; konser sonrası acayip mutlulardı, hem de inanamayacağınız kadar. Neden? Seyircinin enerjisini, hareketliliğini ve istekli oluşlarını çok sevmişler! Aradıkları da buydu zaten; enerji! Bana kalırsa seyirci daha hareketli olabilirdi ama 10 puan üzerinden 9 verdiler İstanbul konserine. Bu bayağı iyi bir puan. Tahmin ediyorum ki; Phonem’in bu yılki misafirleri arasında da en samimi, cana yakın ekibi de onlardı... Zaten hanımlar ve erkeklerin sayısı birbirine eş olan tek grup da onlardı ki, bu cidden etki eden bir şey. Türkiye’ye dair unutamayacaklarıysa; baklava, lokum, köfte, döner, dürüm, Galata Kulesi, Sultanahmet, hamam filan olacaktır sanırım... En mühim ve güzel olanıysa; bu dünya tatlısı insanların çok mutlu ve bilinmeyen beklentileriyle gelip, tarifsiz bir mutlulukla ülkelerine dönmelerini görmek oldu.



Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010