




|
Uyarlamalar
Edebiyattan uyarlanan filmler genellikle ticari başarı yakalamış bir kitaba, yeni bir pazar yaratma güdüsüyle hayata geçer. Fakat bunlar arasında bazıları vardır, kitabın başarısını dahi gölgede bırakır ve yepyeni bir eser ortaya koyar. Biz de son yıllarda iyice artan bu uyarlama furyası içinde, kendine has olanlardan bazılarını hatırlayalım istedik. Böylece 2000 sonrasında hayata geçen edebiyat uyarlamaları arasından bize özel beş tanesi ortaya çıkmış oldu.
Big Fish – Tim Burton
İflah olmaz bir Tim Burton hayranı olarak, bu derli toplu masalı seçerken hiç zorlanmadım. Tamam “Lord Of the Rings” üçlemesi bir efsane, “Brokeback Mountain” muhteşem bir dramaydı, “In the Bedroom” ve “Sideways”e hayran kalmamak elde değil ancak yine de yine de Burton, kendini rahat hissettiği bir ortamda, üstelik de en derli toplu filminde müthiş bir büyü havası tutturuyor. Masalsı görsellik böyle bir şey; ağaçların dalları, Helena Bonham Carter'in cadı görünüşü, birbirinden eksantrik karakterler arasında babası ile hesaplaşmaya çalışan genç bir adamın, babası ile barışması... kocaman bir hüzünlü mutluluk filmin sonunda size bahşedilen. Şimdilerde bir de “Alice Harikalar Diyarında” izleyecekmişiz Burton'dan. Hani tadından yenmeyeceğini de tahmin etmek zor değil.

There Will Be Blood - Paul Thomas Anderson
Paul Thomas Anderson, Magnolia (1999) ve Boogie Nights (1997) gibi filmler ile kalbimizde yer etmiş etmiş olsa da There Will Be Blood ile bu yeri sonsuza kadar sağlamlaştırdı. Upton Sinclair'ın romanından uyarlanan film, büyük bir petrol patronunun nasıl geliştiğini adım adım gözler önüne seriyor ve bir yandan da kapitalizm hakkında derin düşüncelere dalmamızı sağlıyordu. Daniel Day-Lewis'in mükemmel performansı ve bilindik ani 'Paul Thomas Anderson patlamaları' ile zenginleşen film, sanırım son yılların edebiyattan sinemaya uyarlanan en iyi filmi. Aynı başarının bir benzerini de Tom Tykwer, Perfume: The Story of a Murderer (2006) ile sağlamıştı. İkisi de uyarlanması zor ve büyük uğraş gerektiren, sonuç olarakta başarısızlık oranının yüksek olduğu yapımlardı. Diğer yandan, iki yönetmen için beklenti büyüktü. Ama ikisi de bu beklentileri başarı ile karşılamayı başardı. Bir garip olay da, ikisi de Akademi Ödülleri'nde hakettiğini bulamadı. There Will Be Blood, aday olduğu 8 dalda 2 ödül alabildi. Bunların içinde 'En İyi Film', 'En İyi Yönetmen' ve 'En İyi Uyarlama Senaryo' ödülleri yoktu. Perfume: The Story of a Murderer ise aday bile olamadı. Ama her şeye rağmen iki film de biz sinemaseverler için çok önemli ve başarılı yapımlar olarak kalbimizde yerini aldı.

Atonement – Joe Wright
Uzun süreden beri Oscar’ları sektirmeden takip eden biri olarak, yer yer Akademi’nin saçma sapan kararlarına sinirlendiğim ya da “hak etmişti artık”, “40 yılın başında doğru bir karar verdiler” diye ekran başında gecenin bir yarısı kendi kendime söylendiğim çok olmuştur. Fakat Atonement’ın yönetmeni Joe Wright’a yapılan haksızlığı görmeden önce sabrım bu kadar sınanmamıştı. İngiltere çıkışlı olmasının etkisiyle filme oldukça mesafeli yaklaşan Akademi, müthiş bir yönetmenlik sergilemesine rağmen Wright’ı aday olarak göstermeye bile layık görmemişti. Bense roman uyarlaması olan çok az filmi izlerken bu kadar roman tadı aldığımı hatırlıyorum (nitekim aynı tadı aldığım diğer bir film “Aşk ve Gurur” da kendisine ait). Adeta şiir gibi olan filmi seyrederken gözümün önünden akan karelerin, diyalogların ve oyuncuların başarısına bakınca izledikten sonra gidip heyecanla kitabın orijinalini aldığımı hatırlıyorum. Biraz zorlayıp okuma çabalarım İngilizce’nin ağırlığı karşısında kendini salıvermişti bir süre sonra. Fakat çok geçmeden olayın dilin ağırlığından ziyade, zaten filmden romanın kendine has anlatımının tadını almış olduğumla alakalı olduğunu anladım. Kitap sayfalarını çevirmenin verdiği hissiyatı yaratmıştı bende zaten yönetmen. O açıdan benim gözümde, okumamış olmama rağmen, en iyi roman uyarlamalarından biri olmasının yanında roman gibi de bir filmdir kendisi. Yemişim Akademi’yi…

The Notebook - Nick Cassavetes
The Notebook, Akademi tarafından dikkate alınacak bir film değildi belki ancak kendisini özellikle genç kızlar arasında bir fenomen haline getirmeyi başardı. The Notebook romanının yazarı Nicholas Sparks, “Message in a Bottle” ve “A Walk to Remember” kitaplarıyla ABD’de önceden de kitapları sinemaya uyarlanmış bir yazardı. Kendisi J.K.Rowling ile beraber New York Times en çok satanlar listesinde en uzun kalmış ikinci yazar olduğu için The Notebook filmini izledikten sonra, kitabına da bir şans vermek istedim. Her izleyen insanı istisnasız ağlattığına şahit olduğum bu filmin kitabını okumak bambaşka bir deneyim olmalıdır düşüncesiyle, yazarın kendine özgü sesinin çeviride kaybolmasını da istemediğim için kitabın orijinalini okudum.
Belki önce kitabı okusaydım benim için hayal kırıklığı olmayacaktı ama filmin her biri rolüne mükemmel oturmuş oyuncuları başta olmak üzere diğer pek çok artısı, kitabın bendeki etkisinin yavan kalmasına neden oldu. Noah’nın bakış açısı kitapta o kadar ayrıntılı ve duygusal ki, Allie’ye karşı olan duygularının gözüme fazla sokulduğunu hissettirdi. Oysa ki film için kendisini North Carolina’ya kapatıp bir süre sadece marangozlukla uğraşan Ryan Gosling’i, o evi Allie’ye verdiği sözü tutmak için yıllarca uğraşıp bitirdiğini izlemek bir sürü cümleye bedeldi. Az ama öz diyalogları ile Noah’nın Allie’ye duyduğu aşk filmde abartılmadığından daha dokunaklı hale gelmişti. Noah ve Allie’nin yaşlı hallerini de geçmişleriyle aynı anda izlemeseydik, aşklarının bu kadar insanı etkileyemeyeceği de başka bir gerçek. Filmin başka bir artısı yaşama tutkulu bakışı ile öne çıkan Allie karakterine hayat veren Rachel McAdams’ın her sahnede seyirciyi kendisine hayran etmesiydi. Hani bir kitabı okurken herkes bir karakteri başka türlü hayal eder ve filmde oynayan oyuncu bu beklentileri her zaman karşılamaz ya, McAdams benim Allie için hayal edebileceğimin çok daha fazlasını verdi.
Konusu açısından The Notebook’un, zengin kız fakir oğlan aşkından tut, ailenin ilişkiyi engellemek için her türlü yola başvurmasına kadar, aslında Türk filmleriyle yarışacak kadar klişeye sahip olduğunu görebiliriz. Romantik Hollywood filmleri arasında bu filmi özel yapan; oyuncuların arasındaki kimya, filmdeki küçük jestler ve unutulmayacaklar arasına kendini yazdırma potansiyeline sahip pek çok sahneyi barındırmasıydı.

O Brother Where Art Thou – Coen Biraderler
Edebiyat uyarlaması filmlerin kimi romana sadık kalmasıyla, kimi ise romanı aşmasıyla sinefillerin takdirini toplar. Fakat bazı örneklerde ne sadakatten ne de aşkınlıktan söz edemediğimiz halde, hayran kalırız; bunlar orijinal uyarlamalardır. Bahsettiğim türde uyarlamaların da en iyi örneği de dilimize Neredesin Be Birader şeklinde çevrilmiş olan O Brother Where Art Thou filmidir. Coen Biraderler’in en sağlam yapıtlarından olan film, Homeros’un Odyssey’inden uyarlamadır.
Aslında ilk aklımıza geldiği anlamıyla bir edebiyat uyarlaması değildir. Fakat Odyssey’in ruhunu öyle sahnelerde yakalar ve seyircisine sunar ki Coen Biraderler; adeta deja-vu yaşıyor hissine kapılır Homeros okurları. Odyssey’in trajik ruhuyla harmanlanmış güncel bir mitolojiyi, Coen Birader trükleriyle çeşnilendirilmiş olarak seyretmek her sinefil için özel bir hazdır.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|