Ladies in Lavender
Aşk epey farklı, şaşırtıcı bir duygu. Hissettiğimiz şeyi kontrol edemiyor oluşumuz ve bu hissin yöneleceği kimseyi seçemememiz bu duyguyu daha da efsunlu kılıyor. Bugüne değin aşk üzerine büyük büyük laflar eden filmler, şarkılar, romanlar da gördük; daha gelip geçici, sade tonlamalarda olanları da. Hepsini hiç ayırt etmeden kucaklayıp kabullendik. Üstelik bunların mutlu veya mutsuz sonuçlanmalarını umursamadık. Yeter ki o hissin gerçekliğine inandırabilsinler bizi.. Sinemadayken bu iş elbette oyunculara düştü. Bu seferki filmimiz neyse ki oyuncuları yönünden epey şanslı ve de yola çıktığı duyguya seyircisini inandırabiliyor. Hazır yeni Bond filmi de gösterime girmişken, filmin M'sini soğuk ve katı görüntüsünden kurtarabilmek adına bu filme göz atmak istedim.
Hikayemizin ana karakterleri Ursula ve Janet... İkinci Dünya Savaşı yıllarında birlikte yaşayan iki yaşlı kız kardeş. Günleri belirli bir rutini takip ederek geçiyor, mutsuz olduklarını da söyleyemeyiz. Ancak bir gün sahile vuran bir genç adam buluyorlar. Tek kelime İngilizce bilmeyen bu delikanlı, belli ki bir gemiden denize düşmüş ve de ayak bileğini kırmıştır. İki kız kardeş delikanlıyı evlerine alır ve iyileşene kadar ona bakmaya ve yardımcı olmaya karar verirler. Ne var ki Ursula, delikanlıya farklı hisler beslemeye başlar, hayatında ilk defa hissettiği bu şey nedeniyle nasıl hareket edeceğini bilemez. Ursula bocalarken, delikanlının keman çalışından etkilenen yöredeki bir başka yabancı misafir, ressamlık yapan Olga ile delikanlı farklı bir yakınlaşma yaşamaktadır. Olga, bu çok yetenekli delikanlıyı ünlü bir keman virtüözü olan abisi ile tanıştırmak ve onu götürmek istemektedir.
Çok basit, küçük ve sıradan bir hikaye; hatta bu hikaye olsa olsa BBC'nin falan TV filmi olarak çektiği bir film olabilir. Ama bu tür küçük hikayeler, güzel bir senaryo, makyaja ihtiyaç duymayan bir yönetmenin zanaatkarlığı ve oyuncuların üstün performansları ile bambaşka bir şeye dönüşebiliyor. Örneklerini biliyoruz: Steel Magnolias, Fried Green Tomatoes, Nobody's Fool... Her biri ufacık hikayelerini iyi oyunculukların sırtına yaslayarak arada izlenebilecek, hoş filmlere dönüştürmekle kalmadılar; misal “Fried Green Tomatoes” örneğinde görüldüğü gibi gerçek bir keyfe de dönüşebiliyor. Burada da başta değindiğimiz oyuncu hassasiyeti sağ olsun epey güzel bir iş çıkarılmış. Gerçi bu filmi mesela pazar sabahı, çay eşliğinde izlenmekten öte bir şey diye tanımlamak mümkün değil elbette ama insan gene de herkes izlesin istiyor. Tek bir sebep yüzünden, bu hafta gösterime giren Bond filminin M'si... yani muhteşem Judi Dench.
Aşk filmlerinde gördüğümüz bütün o aşırı performansların çok ötesinde bir şey sunuyor bize Dench. Zarif, doğal, detaycı kelimeleri bile sanki Judi Dench'in oyunculuğuna fazladan yüklenmiş gibi geliyor. Bambaşka bir şey bu. Ellili yaşlarında bir kadının kendinden otuz yaş kadar küçük bir çocuğa duyduğu aşkla liseli genç kızlara dönmesi ancak bu kadar enerjik, bu kadar yalın oynanabilirdi. Delikanlıya alınacak elbise için ortak hesabın kullanılmasında diretirken, kahvaltı tepsisine bir tane çiçek atarken, kız kardeşini kıskanıp surat asarken Judi Dench o denli inandırıyor ki bizi, oynadığı karaktere ve yaşadığı hislere bu filmi izlemekten keyif almayı sağlıyor. Sırf onun için bu filmi bu hafta gözden kaçmış saydım. Aslında yanlış da değil hani, 2004 İstanbul Film Festivali'ni saymazsak Türkiye'de gösterime girmedi bu film. Ama elbet buraya kadar gelmişken sadece Judi Dench'e değil diğer iki başrol oyuncusuna da kelimelerimizi sarf edelim. İki Oscarlı oyuncu Maggie Smith, çok bilmiş İngiliz hanımefendisi rollerinde usta elbette; burada bu kez onu gene aklı başında ama daha şefkatli bir karakter olarak izliyoruz. Yılların oyuncusu Maggie Smith, hiç zorlanmıyor, hiç zorlamıyor ve de sütün damakta bıraktığı tada yakın bir tat vererek oyununu sunuyor. Şapkamızı bir de onun için çıkarıyoruz. Polonyalı, kemancı delikanlı olarak ise daha önce “Goodbye Lenin” ile gönlümüzü fethetmiş olan Daniel Brühl, çok profesyonel oynuyor, karşısındaki iki divanın rahat, enerjik ve sade oyunları karşısında bir miktar da göze batıyor bu profesyonellik ama kötü veya sarkan bir oyunculuk değil gene de.
Geri kalanlar, işlerini iyi yapan oyuncular, çok dramatikleşmeyen bir senaryo ve hiç göze batmayan bir yönetmen. Bu kadarı ile bir pazar öğlen vakti filmi çıkarılabiliyor elbet. İki divanın oyunu ise bu pazar öğlen vaktini daha da keyifli kılıyor.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|