Issız Adam

Beyoğlu… Ayla Dikmen… 70’lerin klasikleri… yalnızlık … anne sevgisi… şarap kadehi… Anlamazdın… ağlamak… Nil Burak… saç tokası… İstanbul… lezzetli yemekler… sevmek… çok sevmek… eski 45likler… kaybetmek… Una Belle Historie… unutmaya çalışmak… unutamamak… Yalnızım Ben… havuçlu-tarçınlı kek… korkmak… Bana Yalan Söylediler… 2. el kitaplar… Semiramis Pekkan… Çılgın Kalabalıklardan Uzakta... Atlas Pasajı… düğün salonu… özlemek… çok özlemek…

Hikayemizin kahramanları Alper ve Ada. Beyoğlu-Çukurcuma arası mekik dokuyan “modern zamanlar” aşıkları. Alper, Beyoğlu’nda lüks bir restoran işletiyor, birbirinden lezzetli yemekleri, çalışkan elemanları, bir de iş sonrası açtığı bir şişe şarabı var. Film, bizim sinemamız açısından oldukça sert bir sahneyle açılıyor. Bunu takriben gelen sekanslarla da görüyoruz ki tek başına yaşadığı elit hayatında ilişkilerinde hiçbir sınır tanımayan, cinsel kimliği konusunda kafası karışmış ve birlikte olduğu yaşça büyük kadınlarla da bağlılık adına en ufak bir şey yaşamamış, bayağı bir özgür – belki dolayısıyla da- yalnız bir adam. Çağan’ın tanımıyla Issız… 70’lerin klasikleri arasından bir plak seçip dinlerken elinden de bir kadeh şarabı eksik olmuyor.

Öte yandan Ada, gene aynı taraflarda küçük bir kostüm dükkanı işleten, kendi halinde mütevazı bir hayat süren bir kızcağız. İkinci el kitaplar almayı, onları okurken içindeki yaşanmışlıkları hissetmeyi seviyor. Varsa aralarında kalmış notlardan ya da sayfalara karalanmış yazılardan kitabın sahiplerine dair hikayeler üretmek, hayaller kurmak gidiyor hoşuna. Zaten Alper ile de yolları ikinci el kitap ve eski 45’likler satan bir dükkanda kesişiyor.

“Çılgın Kalabalıklardan Uzakta”yı bulamayan kıza kitabı bulup buluşturan Alper’in niyeti elbetteki yatağa atmak. Yani biz böyle bir karakterden yalnızca bunu bekliyoruz en azından. Fakat Çağan bizim kafamızı da karıştırıyor bir yandan. Veriyor tanışmalarından hemen sonra alttan “Una Belle Historie”yi, sanki karakter, böyle Fransız filmlerindeki gibi bir aşka yelken açma hayalindeymiş gibi.

Neyse dönelim konuya; hayatında kimseye daha önce yer açmamış, hiçbir zaman kendine bir kadını tanıma fırsatını vermemiş olan Alper tutuluyor zamanla Ada’ya. Yalnızlığına çare olmasını umuyor belki de. İnanıyoruz da Ada’yı sevdiğine, çok hem de. Ama gel gör ki, Nil Burak’ın “Yalnızım Ben”i ile başlayan aşkları, Semiramis Pekkan’ın “Bana Yalan Söylediler”i ile tıkanma noktasına geliyor. Alper, daralan hayatı içinde daha fazla yer veremeyeceğini anladığı Ada’yı uzaklaştırmakta buluyor çareyi. “Kaçmıyoruz ya…” diyerek ertelediği “havuçlu-tarçınlı kek” tarifini veremeden üstelik. Belki biraz gereğinden fazla uzatılmış Atlas Pasajı’ndaki son sahnelerle dağlanan yüreklerimiz Ayla Dikmen’in “Anlamazdın” şarkısı eşliğinde de salondan buruk bir şekilde uğurluyor bizi, Issız Adam.

Film, evvela ailece çoluk çombalak gidip izlenecek, yer yer gülünecek, çoğunlukla da ağlanacak “Babam ve Oğlum” ekolünden bir film değil. Hani memleketten gelen Alper’in annesi Müzeyyen Hanım gibi bizden karakterler, düğün salonunda masada uyuyan çocuklar gibi bize ait detaylar da var belki içinde, şehirli-taşralı çatışmasına da dokundurmuyor değil gene Irmak her zamanki gibi ama seyircinin alıp bağrına basacağı türden bir film hiç değil Issız Adam. Seyircisinin bir kısmını kaybedebilir bile bundan sonra. En azından bu cesareti yüzünden Irmak’ın yetkinleştiğini, biraz daha büyüdüğünü söyleyebiliriz. Yalnız, bu filmi de gördükten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki Çağan’ın yönetmenliği kesinlikle senaristliğinden çok daha iyi. Hikaye temel olarak iyi kurulmuş olsa da iş diyaloglar olunca karakterlerine daha edebi ve sofistike laflar ettirme çabası içine giriyor. E durum böyle olunca günümüzde geçen, sıradan insanların anlatıldığı böyle bir filmde de günlük hayatta pek duyamayacağımız tarzda sırıtan ve karakterlerin gerçekliğine olan inancımızı yitirmemize sebep olan replikler karşımıza çıkıyor.

Bilhassa Alper gibi empati kuramayacağımız, hatta bayağı sinir olabileceğimiz, seyirciye oldukça mesafeli bir karakter yaratması pek bir sakat geldi bana. Şahsen karakterden hiç hoşlanmamanın yanı sıra, Cemal Hünal’ın oyunculuğundan da pek tat alamadım. Ya rol onda eğreti durmuş ya da karakterde bir eğretilik var kestiremedim. Çünkü Çağan bize adamı hiç tanıma fırsatı vermemiş. Şu kendisinin de bahsettiği “yaşanmışlıklar”ı hiç öğrenemiyoruz en basitinden. Çağan tüm suçu, kişileri yalnızlaştıran modern şehir yaşamına atıp kenara çekiliyor resmen. O açıdan Melis Birkan’ın her yerde eleştirilen Ada performansını ve karakterini ben daha çok sevdim. Ama her yerde söylendiği üzere Alper’in annesini oynayan Yıldız Kültür, filmin yıldızı. Doğal performansıyla hikayeye çok şey katıyor. Bazı yerlerde anne sevgisine dair naif söylemler usta oyuncunun performansıyla da birleşince içimiz cız ediyor izlerken.

Çıktığımda çok fazla etkilenmediğim ama daha sonrasında nedense pek bir bağrıma bastığım filmin kanaat notu yazıya başlarken 8 olmakla birlikte, yazıyı yazarken açıkları daha bir gözüme battığı için ortalamasını yediye çektiğimi belirtmem lazım. Kimine çok dokundu belki, kimiyse “ben kendim film olmuşum, yaşamadığım bir şey anlatmadı” diye eleştirdi ama öyle ya da böyle Çağan Irmak gene adından söz ettirmeyi başardı.




Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010