Güneşin Oğlu

Empati kurmak benim için her zaman dünyadaki bütün kaosun çözümü gibi gelmiştir en basit anlatımıyla. İnsanlar kendilerini başkalarının yerine koyabildiğinde ve annemin her zaman söylediği gibi “kendine yapılmasından hoşlanmadığın bir şeyi başkasına yapma” fikrini benimsediğinde dünyanın her zaman daha anlayışlı , insanların ve toplumların çok daha huzurlu bir şekilde yaşayacağını düşünmüşümdür hep. Onur Ünlü 3. uzun metrajlı çalışması olan “Güneşin Oğlu” filminde bence empatinin birkaç level üstünü düşünüp bunu anlatmaya çalışmış; sadece düşünce olarak değil tamamen bir başkası olsaydık nasıl olurdu sorusunu sormuş kendine. Ve vardığı ya da varmak istediği nokta empatinin kibirle olan savaşı olmuş. Kibir, sahte hayatlar, bitmeyen istekler, gerçeklik ve ölüm. Tabii bu fikirlerle yola çıkıp da senaryoyu sadece 9 günde yazıp ardından 10 günde filmi çekmiş olmak pratikte işlerin istediğiniz gibi olmayacağının da bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Filmin konusuna gelecek olursak, 14.000 yılın ardından dünyada en net güneş tutulması yaşanmaktadır ve güneş tutulmasıyla birlikte Köksal Engür’ün oynadığı Fikret karakteri kontrolsüz bir doğa üstü güce kavuşur; artık ruhu sürekli bedenden bedene geçmektedir. Türk sinemasına göre oldukça farklı bir konu olduğu kesin bir gerçek ve cesurca bir seçim. Ama ne yazık ki bahsettiğimiz şey nihayetinde sinema olunca bunu yapabilmek iyi bir fikirden, iyi bir sunumdan ya da iyi oyunculardan daha çok konuyu işleyiş şeklinize, kurguya, senaryoya ve insanlara hitabına dayanıyor. En azından bilinçli beklentilere sahip sinemasever kitle bunu bekliyor. Ve ne yazık ki Onur Ünlü’nün röportajlarında dediğinin de aksine iyi bir mesaja ve alt metne dayanıyor. Hele ki böyle iddialı bir hikayeyle yola çıkıldığında bence insanlar mavra-komedi değil de, dramatik öğeler de içeren bir kara komedi görmek istiyorlar. Tabii ki Onur Ünlü ne yapmak istiyorsa onu yapmıştır ama ben bir film hakkında yazı yazarken yönetmenin gözlüğünden değil, kendimin ve sinemanın gözünden bakmak durumundayım. Yoksa zaten kendi anladığımı değil de anlatılanı aynı şekilde anlatsam bir sinema yazısının ne gibi değeri kalabilir ki? Yönetmenler kendi filmlerinin kritiğini yazar bizler de onları okuruz; olur biter.

Hikayesi güçlü ama senaryo olarak oldukça zayıf olan film, Fikret ve Kurban’ın didaktik konuşmaları ile ısrarla aradığımız alt metni kurtarmaya çalışırken gereksiz uzatma nedeniyle seyirciyi sıkmaktan öteye gidemiyor.Bir de gökbilimci ile Kurban karakterinin olayları çözerken bir diyalogları var ki, hiç bir sürükleyiciliğe sahip değil ve insanı ‘bitsin artık anladık’ serzeneşinde bulunduruyor. Bunlar gereksiz yere filmin büyük bir kısmını kaplıyor ama bu sıkıcı kısımların dışında film oldukça haraketli bir kurguya sahip. Filmde bol bol silah görüyoruz ve bunlardan bazıları sadece hikaye otursun diye silah taşıyorlar.Tamam, mekan Cihangir ama bayan bir üniversite öğrencisinin çantasında da bir silah olması oldukça zoraki geliyor insana.

Film küfrü argoyu sevenler için ve fazla düşünmeden gülmek isteyenler için komik sayılabilir gerçekten de. Ama değinmeden geçemeyeceğim bir konu kesinlikle küfür konusu. Gereksiz yere küfür var filmde. Tamam küfür sinemada yeni trendimiz anlıyorum da bir limit, bir karar kıvam çok daha güldürücü olacaktır bence. Ayrıca izlediğim salonda her küfre at gibi kahkaha atan kızlı erkekli genç bir kitle vardı; bu da filmdeki küfürlere ekstra sinir olmamı sağlamış olabilir. Ama bir yandan da insanların artık sadece küfüre gülmesi, bunun için Türk filmlerini tercih etmesi ve bu filmde de bolca bulunan ince esprileri ufak bir sırıtmayla geçiştirmesi hatta anlamaması oldukça can sıkıcı bir durum.

Oyunculara bakacak olursak hepsi gerçekten çok büyük isimler ve yetenekleri tartışılmaz. Haluk Bilginer, Köksal Engür, Bülent Emin Yarar, Hümeyra, Özgü Namal gerçekten döktürüyolarlar. Ama bütün bunlar bu filme çok fazla bir artı getirmiyor. Nedeni ise bu oyuncuların zaten her zaman döktürüyor olmasından kaynaklanıyor. Hiç biri bu filmle varolmadılar ya da yönetmenin yardımıyla böyle iyi bir performansa ulaşmış değiller. Onur Ünlü oyuncular açısından oldukça şanslı .Ama ben bu başarılı oyuncuların bence gişede de büyük başarı göstermeyeceğini düşündüğüm bu filmde neden oynadıklarını merak etmekteyim. Filmdeki bitmemişlik hissi mekanlara ve diyaloglara yayılmış durumda. Bu büyük oyuncuları tv dizisi gibi mekanlarda ucuz diyaloglar içinde görünce biraz garip hissettim diyebilirim. Filmde Bülent Emin Yarar performans açısından diğer tüm oyunculardan bir adım önde kesinlikle. Köksal Engür’ün o çocukluğumuzdan beri kulağımıza yabancı olmayan ses tonu da film içerisinde duydukça sizi kilitleyenlerden biri. Özgü Namal’ın saç kesimi ise - kimin tercihi bilmiyorum ama gerçekten harika. Haluk Bilginer bildiğimiz Haluk Bilginer. Göründüğü her yerde karizmasıyla, enerjisiyle sahnenin hakimi oluyor.

Nihayetinde Güneşin Oğlu benim şahsî olarak beğenmediğim, oldukça eksik ve bitmemiş bulduğum bir film. Kibir, empati, ölüm, sahte karakterler, gerçeklerden kaçmak, kendinden kaçmak gibi konulardan biraz daha bahsetseydi ve dramatik öğeleri daha fazla olsaydı; yani eldeki hikaye komedi değil de kara-komedi bir dram olarak uygulansaydı sanırım daha çok beğenirdim. Ama tüm bunlara rağmen Onur Ünlü’nün cesareti, farklı hikayesi, edepsizlik dışında güdüren mavrasıyla ve oyuncularıyla soru işaretleriyle işi olmayan kafaların hoş vakit geçirmesini bir ihtimal sağlayabilir. Ama Ekim ve Kasım aylarında adeta Türk filmi yağmuruna tutulan salonlarımızda kesinlikle ilk tercihiniz olmamalı demeden de geçemeyeceğim.



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010