Safe

“Hiçbirimiz Güvende Değiliz”

Muhtemelen, henüz Safe ile tanışmamış olanlar, Todd Haynes’ın başyapıtının Velvet Goldmine olduğu yanılgısına kapılmışlardır. Nitekim aynı hissiyat içerisindeydim kısa bir süre öncesine kadar. Haynes’ın Poison filminin hemen ardından 1995 yılında çektiği bu ikinci filmi, sinema tarihine geçecek sahnelerle dolu, görünürde herhangi bir korkutucu sahne içermemesine rağmen izlediğim en rahatsız edici filmler arasında yer almayı başaran görüp görebileceğiniz en farklı gerilim filmi. Bu tarz bir filmde olması gereken hiçbir öğe yok; maskeli bir katil, hayalet, yaratık, ses efekti, kan vs. Üstüne üstlük bir de ağır ilerliyor. Safe’i bu kadar dehşet verici yapan şey, ana karakterimizin yaşadığı ve bize yaşattığı dehşetin günlük hayatta bizim de iç içe olduğumuz şeylerden kaynaklanması.Yalnız, mesafeli, çekingen ve pasif karakterli Carol’a hayat veren Julianne Moore’un kusursuz performansı bu dehşeti katmerleyen yegane şey. Sıradan bir ev hanımı olan bir kadının bu denli korkutması pek karşılaşamayacağınız bir durum.

80’lerin sonlarındayız. Kapitalizmin artık tamamen ete kemiğe büründüğü, modernleşmenin depar atmasıyla artık “modern” olan bireyin kendine yabancılaştığı ve diğer insanlarla arasındaki ilişkinin yapaylaşmaya başladığı, Haneke tabiriyle “Duygusal Buzlaşma”nın temellerinin atıldığı 10 yıllık bir periyodun son dönemlerindeyiz. Carol White, şehrin gürültü ve kalabalığından uzakta lüks bir villada eşi ve çocuğuyla yaşayan klasik Amerikan stereotipinde bir ev hanımı. Kocasıyla yaptığı son derece ruhsuz bir seksin ardından görüyoruz ki, ikili arasındaki konuşmalar da bir iki cümleyi geçmiyor. Bahçeyle uğraşan Carol, kocasını her zamanki gibi işine uğurladıktan sonra günlük rutin işlerine koyuluyor. Spora, cilt bakımına gidiyor; kendisi gibi monoton hayatlarından bunalmış olan ev hanımlarıyla aynı derecede monoton günlere katılıyor (bildiğiniz altın günleri). Her şey ne kadar mükemmel değil mi? Ama gene böyle sıradan günlerden bir gün kendisini şoke eden bir olayla karşılaşan Carol, “Aman Tanrım!” diye veriyor tepkisini. O da ne? Yeni sipariş ettiği koltuğun rengi yanlıştır. O siyah sipariş etmemiştir halbuki?!

Buralarda anlıyoruz ki, Carol bize içten içe haykırıyor aslında en başından beri. Hayatının ne kadar sıradan, çekilmez, insanlarla ilişkilerinin ne kadar mesafeli ve onlara ne kadar yabancı olduğunu anlatmaya çalışıyor. Artık kim ve nerede olduğuna bir anlam veremediğini düşündüğümüz sıralarda bir hastalık baş gösteriyor Carol’da. Öksürmeye, kaşınmaya, kusmaya, nefes alamamaya başlıyor. Başı dönüyor, nöbetler geçiriyor, astım krizleri tutuyor. Steril olduğunu sandığı hayatı kısa sürede tam bir kabusa dönüşüyor. Yaptırdığı testlerde de herhangi bir şey çıkmaması sonucu katıldığı bir seminerde öğreniyor sorununu. En azından öyle sanıyor. İzledikleri videoda şu yazı geçiyor;

“20. Yüzyıl’a Alerjik Misiniz?”

Günlük yaşamımızda maruz kaldığımız 60.000 farklı kimyasal madde ve gazın olduğunu söylüyor bu video. Makyaj malzemelerinden egzoz gazlarına, oda spreylerinden parfümlere, böcek ilaçlarından katkı maddeli her türlü besine reaksiyon gösteriyor sanayileşmenin yarattığı modern bireyler. Hayatlarının her döneminde bu madde ve gazlara maruz kalmış dirençleri giderek kırılmış ve artık tamamen tahammül edemez hale gelmiş bünyeler yaratıyor modern toplum. Bu noktadan sonra Carol’ın sorununa bir çözüm getirilebileceğini zannediyoruz ama sorunu tamamen kafasında olan Carol’a kendisinden başka kimsenin yardım etmesi mümkün değil. Hastalığı iyice kontrolden çıkan Carol, çareyi kendisini kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde tamamen güvende olduklarını iddia eden bir kliniğe kapatmakta bulunuyor. Kadının burada bir derman bulacağını umut ederken biz, film daha da dehşet verici bir hal alıyor. Kendimizi, sürekli sevgiden bahseden, biraz teolojik ve felsefi temelli bir yöntemle kliniktekileri iyileştirmeye çalışan filmlerde gördüğümüz alkol, uyuşturucu vs. bağımlılarının katıldıkları gibi bir terapi seansının içinde buluyoruz. Sürekli aynı monotonik tonda “kendinizi sevin” mesajları veren bu şekilde hastalığını yendiğine inanan veya diğer insanları buna inandırmaya çalışan AIDS’li bir adamın başı çektiği bir grup bu.

Etrafındaki insanlardan “aynaya bakıp ‘seni seviyorum’ de” mesajını alan Carol, belki bir süre sonra burasının kendisini iyileştirmediğini hatta daha kötü ettiğini anlıyor ya da bu garip insanlar arasında ne yaptığını sorgulamaya başlıyor ama elindeki en iyi seçenek bu. İşlerin onun için düzelmeyeceğini anlayan kadıncağız, nihayetinde çareyi kendini iglo (Eskimo evleri) benzeri bir kasaya (safe house) kapatmakta buluyor. Dış dünyadan izole edilmiş bu yerde aynanın karşısına geçen Carol, yüzündeki şişiklere, hayalet gibi soluk tenine ve üflesek yıkılacakmış gibi duran haline rağmen, umutla şu cümleyi kuruyor: “Seni Seviyorum”. O zaman anlıyoruz ki içinde bulunduğumuz 21. Yüzyıl’da da durum farklı değil; hatta çok çok daha vahim. Anlıyoruz ki, artık güvenli bir yer yok. Hiçbirimiz için…



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010