Paris
Paris. Dünyanın kalabalık, tarihi, çok kültürlü metropolitenleri arasında belki de en artistik olanı. Hakkında onlarca film çekilen bu hayal şehri kimine göre aşk merkezi, kimine göre pahalı ve ünü abartılmış, kimisi içinse esrarengiz ve hikâyelerle doluydu. Bu sefer ise Paris çoğunlukla kalp hastalığı nedeniyle son günlerini geçirdiğini düşünen Pierre’in gözünden anlatılıyor.
Eski yaşam temposunu feda etmek zorunda kalan Pierre günlerini apartman katının penceresinden dışarıyı izleyerek geçiriyor ve gördüğü insanları kafasındaki küçük hikâyelerin kahramanları yapıyor. Artık iyice aşina olduğumuz çok sayıda farklı karakter ve hayatı işleyip belirli zamanlarda kesiştirme yöntemi Paris’in de temelini oluşturuyor. Pazaryerinde çalışan bir grup insan, çekici üniversiteli öğrenci, kendisini boşlukta hisseden üniversite profesörü, onun duygusal mimar erkek kardeşi ve karısı, pastanede baget satan kız, eğlenmeyi seven model gibi birçok karakter arasında üzerine en çok yoğunlaşılan Pierre ve ona yardımcı olmak için üç çocuğu ile evine taşınan kız kardeşi Elise (Juliette Binoche) oluyor. İki kardeşi oynayan Binoche ve Romain Duris arasındaki doğallık ve kimyanın yarattığı samimi sahneleri izlemekten ne kadar hoşlansam da daha ufak roldeki diğer karakterlerin haksızlığa uğradığı hissine kapıldım. Umut vadeden hikâyeleri aceleye getirilen veya sonuca varmayan bu kadar çok karakter tanıtmaya girişmenin mantığını sorgulatıyor.
Paris filminin benzerlerinden farkı sıradanlığı ve doğallığı olmuş. Hiçbir yaşam sıra dışı veya olağanüstü sayılmaz. Her karakter herkesin başına gelebilecek problemleri yaşıyor, bazısının öyle bir derdi bile yok. Film insan ilişkileri konusunda aydınlatıcı bir ders vermeye çalışmıyor, izleyici merakla büyük bir sona yaklaşmıyor. Amaç tüm bu insanların bu şehirdeki yaşamlarından bir kesit sunmak, bu durum da şehri filmin ana karakteri haline getiriyor. Yönetmen Cedric Klapisch mekân işlemekteki ustalığıyla önceki filmlerinde de övülmüştü. Sadece Paris’i göstererek değil; Paris’i konuşturarak, karakterlere anlattırarak ve insanların günlük küçük alışkanlıkları üzerinden bu şehri anlatabiliyor.
Üniversite öğrencisini saplantı haline getiren tarih profesörü Roland Verneuil rolünü, filmin en parlayan oyuncusu Fabrice Luchini canlandırıyor. Kardeşi ile paylaştıkları sahneler için filmde mizahın en yükseldiği anlar diyebiliriz. Özellikle kardeşi Phillipe’in yaptığı bir mimarinin 3D tanıtımından etkilenerek gördüğü kâbus dâhiceydi.
Paris hayatınızda derin bir iz bırakacak, sahnesi sahnesine hatırlanacak bir film olmasa da; yetenekli oyuncu kadrosu ve sadeliğiyle izleyiciye keyifli olduğu kadar gerçekçi bir Paris manzarası sunmayı başarıyor. Paris’te yaşamı sevmek, hayatın sunduğu fırsat ve jestlerin tadını çıkarmak nasıl olurmuş gösteriyor.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|