


|
Gerim Gerim Gerildik…
Artık Testere Serileri gibi kanın gövdeyi götürdüğü korku/gerilim filmlerinin olayı abarttıkça abarttığı şu dönemlerde, “ağız tadıyla bir gerilemedik” diyen kadrodaki yazarları acaba zamanında hangi film sahneleri germiş, rahatsız etmiş, sinirlerini bozmuştur dedik, ortaya gerilim filmlerinden ‘teen slasher’lara, dramdan aksiyona ne ararsanız olan şöyle acayip bir liste çıktı. Böyle ciddi bir listenin Tolgay arkadaşımızın geyiğin dibine vurması için bir engel teşkil etmediğini de not olarak düşmek isterim.
Blue Velvet - David Lynch
Bu sahne “Peeping Tom” ve “Rear Window”'dan ne kadar etkilenmiştir? Çaresizce şahit olduğumuz şey, aynı zamanda Jeffrey Beaumont'un da bir dolabın arkasında sessizce izleyip, katlanmak zorunda olduğudur; Doroty Vallens tecavüze uğramaktadır. Ona tokat atan, onu bağlayan, onu aşağılayan ve ona “anne!” diyen kafası iyi bir adamın, Frank Booth'un, tecavüzüne uğramaktadır; kocasını ve oğlunu kaçıran adamın. Bu sahnede Lynch'in röntgenciliği en rahatsız edici biçimiyle kullandığını söylemeliyiz; sinirleri bozan şey tecavüz değil, tecavüzden daha öte bir şey: böylesi bir şiddete engel olmamak, birilerinin bunu yaşıyor oluşu. Blue Velvet'te Amerikan Banliyöleri’nin ve Amerikan Rüyası’nın sahte yüzünü, parlak 1950'li yılların çöküşünü, Amerikan Romantizmi ve masumiyetinin yitişini anlatmak için imge üstüne imge bindiren yönetmen işte bu noktada görünen ve ama ses bile çıkarılamayan vahşet ile seyirciyi baş başa bırakıyor, seyirciyi Jeffrey Beaumon'un yerine dolabın içine sıkıştırıyor.

Dancer in the Dark – Lars Von Trier
Aslında ‘en geren sahne’ lafını duyunca aklıma gelen ilk şey Funny Games ya da Haneke arşivinden herhangi bir film olmuştu. Olabildiğince minimal yöntemlerle, kan ve benzeri araçları çok sınırlı kullanarak, çoğu zaman odak noktası olan cinayet ya da şiddet sahnesini ima yoluyla izleyiciye göstermesine rağmen tüm film boyunca gerilim havasını izleyicinin üstünden attırmayan yapımların sahibi Haneke, eğlendirmek için değil rahatsız etmek için bu yolu kullanıyor. Tüm filmleri için de spesifik bir sahne söylemek zor. Filmlerinin genel olarak baştan sona böyle bir hava taşıdığı için başka bir yönetmenden, başka bir örnek vereceğim.
Lars Von Trier’in Dancer in the Dark (Karanlıkta Dans)’ı. Filmin ilk yarısına doğru Björk’ün inanılmaz bir ustalıkla canlandırdığı Salma karakteri ile yakın komşusu Bill arasındaki tartışma sahnesi desem filmi izleyenlerin kafasında o sahne çoktan canlanmıştır herhalde. Çok acımasız bir iftira karşısında kalan Salma ile iftira-suç ilişkisini algılamaya çalıştığım sırada beklenmedik bir atmosfere giren film, bana nefes almayı unutturan nadir yapımlardan birisi olmuştur. Bu sahnenin devamında ise, Salma’nın Bill’i çelik bir kutu ile kafasına vura vura öldürmeye çalışması, ve bu sahnenin bir türlü bitmek bilmemesi zaten şoka girmiş olan beni, oturduğum yere zımbalamış, psikolojik olarak gerim gerim gerilen beni ağlama komasına sokmuştur.

Die Another Day - Lee Tamahori
Herkesin dosya için kendisini en çok geren/ korkutan veya rahatsız eden sahneyi yazacağını biliyorum. Ama uzun hatırlama çalışmalarından sonra bir korku filmi fikriyle ortaya çıkamadığım için bir arkadaşımın yardımıyla aklıma gelen bir sahneyi yazacağım. Hazır yeni James Bond filminin de eli kulağındayken 2002 yılında sinema salonlarımızı vuran “Die Another Day” filminden bir sahne anlatayım. Hatırlarsanız Pierce Brosnan’ın Bond’u canlandırdığı filmde donmuş bir gölde Aston Martin ile dolaştığı bir sahne vardı. O sahnede araba görünmez oluyordu. İşte o zaman “Kalk, kalk, kalk çıkalım ya” demiştik. Bond serisinin başka bir standarda geçiş yaptığı bu sahne beni çok rahatsız etmişti. Hatta rüyalarıma giriyor halen “Yapma James abi akıl var mantık var” diye defalarca uyanmışlığım var (Son cümle biraz abartılı oldu sanırım).

Final Destination 3 – James Wong
Sinema tarihinde, seyirciyi geren, korkutan, bazen tırnak yedirten ve de çığlık attıran çok film mevcuttur. Bunların içinden birini seçip, 'işte bu beni gerçekten rahatsız etti' demek gerçekten zor bir iş. İlla bir örnek vermem gerekirse, yakın tarihlerdeki filmlerden birini verebilirim. 2006 yapımı Final Destination 3'ten (Son Durak 3) bir sahne söyleyebilirim. Film, başlı başına vasat bir yapımdı. Ne serinin ilk filmi gibi zekiceydi, ne de gerçekten insanı geriyordu. Sadece bir sahne hariç! Ellerinde soğuk içecekleriyle, iki tiki kızın solaryuma gitmesi ve solaryum yatağının kapaklarının cd rafıyla kilitlenip sıkışması sonucu ikisinin de cayır cayır yanıp, o tabut-vari bir ortamda kömüre dönüşmesi olarak özetlenebilecek olan sahneyi, eğer solaryuma sık sık giden biriyseniz izlemeyin. Ben hiç gitmedim hayatımda, bu sahneyi izledikten sonra da zaten gitmem. Final Destination 3, berbat bir film olmasına rağmen bana sağlam bir fobi bırakarak seriyi noktaladı.

Full Metal Jacket – Stanley Kubrick
Böyle anketimsi bir başlıkta, Kubrick filmleri arasında akla ilk gelebilecek örneğin The Shining olması beklenir esasen. Jack Nicholson’ın insan üstü bir performans sergileyerek yarattığı Jack Torrance karakteriyle izleyicide yarattıkları dehşet konusunda hangi Kubrick karakteri boy ölçüşebilir diye düşünebilirsiniz. Ama Kubrick’i takip edenler bilirler ki yönetmen bunu bir kez yapmamıştır. Aynı sosyopatlığı daha önceki filmi “Otomatik Portakal”daki Alex karakterinde de bulmak mümkündür. Fakat bu iki karakter de dahil, hiçbir şey beni Er Pyle kadar dehşete düşürmemiştir. Hem Kubrick’in zekasından, hem karakteri canlandıran oyuncu Vincent D'Onofrio’dan, hem de askerlikten ömür billah tırsmama, soğumama sebebiyet veren “Full Metal Jacket”ın Er Pyle’ı bu kadar korkutucu yapan, son derece gerçekçi bir karakter olmasıdır. Savaşın ve askerliğin sıradan ve pasif bir adamı nasıl değiştirebileceğine ürpertici bir örnek teşkil etmektedir. Giderek kafayı sıyıran Er Pyle’ın ilk yarının son sahnesindeki psikopatlığında ötesindeki dehşet verici bakışları kadar beni delip geçen hiçbir şey olmamıştır. Olabileceğini de zannetmiyorum. Bak, düşününce bile huzurumu kaçırdı adi adam.

Funny Games – Michael Haneke
1997 yapımlı Michael Haneke filmi Funny Games’in 2007 senesinde, yine aynı yönetmen tarafından Hollywood versiyonu da yapılmıştı. Bu başyapıtı özel kılan diğer pek çok özelliğinin yanı sıra, filmi seyreden herkesin hafızasına mıhlamasının asıl sebebi; seyircisiyle oynaması ve on yıl önce seyretmiş olsanız bile, her hatırladığınızda sinirlerinizi altüst etmesidir.
Başlangıçta güzel bir hayat süren, tek çocuklu evli bir çiftin evine, iki iyi giyimli genç gelip sadece yumurta ister. Alınan yumurtaların her seferinde kırılıyor olması, kötü niyetlerini yavaştan anlamamıza sağlar. Hiç acele etmeden evi işgal ederlerken, kameraya kırpılan gözle birlikte biz de bu işgalcilerden biri durumuna düşeriz. Çeşitli psikopat oyunlarla ev ahâlisine etmedikleri işkenceyi bırakmayan ikiliden tam kurtulduk derken; kapıda yuvarlanan bir golf topu hepimizin göğüs kafesini yumruklayan bir gerginlik yaratır. Top ağır ağır yuvarlanır ve çaresizliğin anlamı iliklerimize doğar. Geri gelmişlerdir ve artık hiçbir kaçış yoktur.
Tüm bu olanların sebebi mi nedir? Hiç ama hiçbir sebep yoktur; sadece olmaktadır ve olmaya devam edecektir.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|