The Midnight Meat Train
Clive Barker’ın aynı isimli kısa hikayesinden film yapılan Dehşet Treni, ilk bakışta türevlerinden farklı hiçbir şey sunmayan ama yönetmenin oldukça farklı çekim teknikleri sayesinde aradan sıyrıldığını söyleyebileceğimiz bir film. Esasen, gayet güzel birer giriş ve gelişme bölümlerine sahip; fakat bazı filmler vardır ya hani, tüm hikayeyi filmin süresi boyunca gayet güzel geliştirir ama getirir de son noktada batırır her şeyi. Bu durumdan en fazla muzdarip olan tür de korku/gerilim türüdür doğal olarak; çünkü filmin sonunun seyirciyi şaşırtması, şoke etmesi gerekir. Bu amaçla etkili bir son yapma çabası içine giren senaristler gelişimini iyi yaptıkları hikayelerini olayı bağlama kısmında mahvederler. Pek çok korku/gerilim filmini bu nedenden ötürü beğenmediğimiz, kötü olarak damgaladığımız olmuştur, olacaktır da. Nitekim birazdan ben de onu yapacağım.
Clive Barker hiç okumadım. Aklımdan geçti, geçmedi değil hani. Bu film, bir adaptasyon olduğundan zannediyorum ki senarist kendi kafasına göre takılıp da hikayenin sonunu değiştirmemiştir. Eğer Barker da böyle bir son yazdıysa kusura bakmasın kimse ama ben beğenmedim. Yani daha önce hikayeye dair hiçbir şey duymadığım için bana bağlanışı çok absürd geldi en azından. Tabii Barker’ın tarzı içinde gayet “normal” duruyordur böyle bir son.
Geceleri son metroya binen ve geriye kalan insanları kesip biçip doğrayan insan irisi bir adamımız var. Gündüzleri kasaplık yapmakta olan bu adamcağızın tek derdi evine et götürebilmek?? Yani böyle olmasa da birilerine et götürme amacı güttüğünü seziyoruz en azından, yoksa manyak mı bu adam 10 saat insanları doğra, sonra kıyafetlerini çıkar, poşetlere koy, sonra o insanları moleküllerine ayır falan.. manyak gerçi... neyse ne diyordum... konuyu anlatıyordum: fotoğraflarını sergileyecek olan kadından –ki kendisini müthiş güzelliğiyle ağzımı bir kez daha açık bırakan Brooke Shields canlandırmakta – “biraz daha cesur ol” gazını alan Leon isimli gencimiz, metroya inince bu çam yarmasıyla (Vinnie Jones hakikaten iri bir adam!) yolları bir şekilde kesişiyor. Sonra da yarma bunu kesiyor haliyle. Kısaca bildiğimiz şu kanın gövdeyi götürdüğü filmlerden biri. Kanın seller gibi aktığı, kafa, göz, bacak, kol gibi bilimum uzvun havada uçuştuğu, et parçalarının metronun dört bir yanına dağıldığı sahneler izlemek sizi çekiyorsa buyurun, zira filmin yarısından fazlasında yer yer cidden abartıya kaçan böyle sahneler mevcut.
Bahsetmek istediğim asıl başka bir şey var; Japonya’dan Hollywood’a transfer olan Ryuhei Kitamura’nın yönetmenliği. Ülkesinde de ilginç teknikler ve farklı kamera açıları kullanarak her filmine ayrı bir tat katan bir yönetmen olduğu biliniyor. Nitekim burada da klasını konuşturmuş. Bana kalırsa sırf bu açıdan bile hep aynı tarz korku/gerilim filmlerini seyrettiğimiz şu son zamanlarda bu çabası için bile başarılı sayabiliriz kendisini. Yine de kendini kaptırıp bazı yerlerde kan ve et parçacıkları konusunda geyiğin dibine vurduğunu belirtmem lazım.
Vinnie Jones’un role uygunluğunu tartışmak manasız. Zaten Guy Ritchie filmlerindeki çete elemanı rollerinden sonra şöyle bir rolde izlemek bize pek de abes gelmedi. Brooke Shields’a gelirsek; karakterinin varlığı hikayede son derece gereksiz olmasına rağmen, bu rolde kendisi gibi bir ismi oynatmanın, biraz dikkat çekme amacıyla yapıldığını düşünüyorum. Ha şikayetçi olduğumu da söyleyemem. Senaryodaki eksiklerine, -belki böyle garip bir son beklemediğimden olacak- bağlanışını ve o sahneleri oldukça abartılı bulmama rağmen Dehşet Treni’nin orijinal bir iş olduğunu da kabul etmek lazım. Son zamanlarda şu türde adam gibi bir iş çıkmadığını düşünürseniz, “çölde vaha” bile diyebiliriz film için.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|