Max Payne
Bu yazı, daha önce Max Payne’i oynamış, “hacı var ya çok kral oyun!” şeklinde eşe dosta tavsiye etmiş ve “filmi yapılsa süper olur lan!” diye beğenisini ve hayalini dile getirmiş olan erkek güruha ithafen yazılmıştır. Bayanlar darılmasın; zaten hepimiz bunun bir erkek filmi olduğunu biliyoruz. Muhtemelen Sex and the City izleyen bir erkekle Max Payne izleyen bir dişi ortak payda da buluşacaklardır, filme olan ilgileri açısından.
Max Payne, 2001 yılında ilk çıktığında bilhassa bilgisayar sahibi olan şanslı lise gençliği arasında daha önce görülmemiş bir heyecan fırtınası yaratmıştı. Bilenler bilirler, o zamanlar Number One Tv’de Ericsson Life (Sony’si sonradan eklendi zannedersem) diye bir program vardı. Hatırlayanlar vardır muhakkak. Düşük çeneli Pınar Karpuzoğlu’nun hiç bitmeyecekmiş gibi duran uzun cümlelerinin arasında Emre isimli genç kardeşimiz, geçer koltuğuna programdaki hatunlardan fırsat buldukça oyununu oynar ve bize tanıtmaya çalışırdı. Her akşamüstü “acaba ne oynayacak?” diye heyecanla televizyon karşısına geçen ben, Emre’nin Max Payne oynayışını dibim düşerek seyrettiğimi halen hatırlarım. Bir koşu gidip bulup buluşturduktan sonra gene aynı ağzı açık ifadeyle oynadığım oyun, kafamda bir bilgisayar oyunundan ziyade bir sinema filmi olarak yer etmişti.
Daha önce “third-person-shooter” açısıyla oynanan oyunlarda görmediğimiz grafikler, noir-film tadındaki karanlık atmosferi, kamera açıları ve oynanış tekniğiyle Max Payne bizi yamultmuştu. Tabii o zamanlar noir’miş, third person’mış bilmiyoruz biz. Neyse, işin özü; oyunu zamanında oynamış ve çok etkilenmiş her bünyenin içinde bir yerlerde “filme uyarlansa?” fikri vardır da, gene de sinemasal olarak oldukça tatmin edici bir oyun olduğundan çok da içe ukte olmamıştır.
Max Payne, femme-fatale’sinden tutun, şehrin yozlaşmış, karanlık, karlarla kaplı iç daraltıcı atmosferine, suç filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz klasik öğelerine kadar tam bir kara film örneğiydi. Bana kalırsa film uyarlaması "Sin Cityvari" bir atmosfer ile beyazperdeye yansıtılsaydı, oyunun da uyarlama olarak hakkı verilirdi. Çünkü oyun sinemaya olduğu kadar çizgi romanlara da yakın bir yerde duruyor. Fakat halihazırda zaten böyle bir film çekildiğinden, yönetmen John Moore’un hem oyunun özgün ruhuna sadık bir çalışma yapması hem de kendi içinde özgün bir uyarlama yapması gerekiyordu. Kısaca zor iş olduğundan adamı fazla eleştirmemek lazım. Oyundaki mekanların birçoğunun birebir filme aktarılması oldukça güzel bir detay oldu benim için. Şehrin karlar altındaki soğuk haliyle noir tadı kısmen yakalanabilmiş. Ama genel anlamda bir "kara film" olma çabası içindeki bir film olarak yer etti benim zihnimde.
Oyunda Max Payne,“Valkyr” isimli yeni üretilen uyuşturucu bir madde ve bunun arkasındaki isimlerle karısının öldürülmesi arasında bir bağlantı olduğunu keşfediyordu. İskandinav mitolojisine göre, “Valkür”ler, Pagan Tanrısı Odin’in, kanatlı atlarla savaş alanında ölenlerin ruhlarını “Vallaha” adı verilen yere taşıyan yardımcıları. Oyundan bağımsız, filmde bu uyuşturucuyu kullanan kişilerde yan etki olarak ortaya çıkan işte bu yaratıkları da görebiliyoruz. İskandinav mitolojisini desteklemek üzere yaratılan bu ne idüğü belirsiz şeyler, felsefik bir altyapı oluşturma çabası içinde filme yerleştirilmiş; ama kanatlarıyla beraber kendileri de havada kalmışlar ne yazık ki. Yine de sonlara doğru Max Payne kendisi de maddeyi kullanınca görsel olarak ortaya güzel bir sonuç çıkmış bu yaratıklar sayesinde. Gerçi oyunda Payne’in gördüğü halüsinasyonları aramadım değil.
Bunlar dışında Mark Wahlberg’in Payne rolünde inanılmaz sırıtması, “bu ne biçim Payne lan?” tepkilerine neden olacaktır fanlar arasında. “Oyundan etkilenmemek için oynamadım özellikle” diyen Wahlberg’e, "aferin otur, koca bir 0" demek zorundayız. Senaryo sağolsun, Payne kendisiyle dalga geçen ince mizahını da kaybetmiş. Güzelliğine hasta olduğumuz Mila Kunis’in Mona rolünde femme fatale tanımından çok çok uzakta olduğunu üzülerek söylüyorum. Filmin vasat olmasında oyuncuların inandırıcı olamamalarının çok büyük payı var. Ayrıca, o kadar tahmin edilebilir ilerleyen bir senaryo var ki, oyunu oynamamış olanların, filmin yarısına bile varmadan “aha kötü adam bu” diyebileceklerine eminim. Oynamış olanlar da kafalarındaki gibi bir son bulamayacaklar.
“Bullet-Time Effect”e farklı bir boyut katıp Matrix özentisi olarak damgalanmaktan yırtan film, daha orijinal bir teknik geliştirmiş. Onun da abartılmayıp birkaç yerde gösterilmesi film için olumlu olduğunu söyleyebileceğim birkaç şeyden biri. Sonuçta, benim için gayet vasat bir film olan Max Payne, başarısız oyun uyarlamaları arasında kendine hemen yer buluyor. Özellikle aksiyon dozunun minimum seviyede olduğu ve ikinci yarıda da birkaç aksiyon sahnesiyle geçiştirilen filmin çoğu yerinde oyunun aksine uyuklayabileceğinizi söyleyebilirim.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|