

 




|
Filmekimi 2008’den Notlar
Filmekimi, Altın Portakal’dı derken, sinema açısından oldukça bereketli geçmiş Ekim Ayı’nın da yavaş yavaş sonlarına yaklaşmaktayız. Biz de boş durmadık ve İstanbul’da olmanın nimetlerinden faydalanarak fırsatını buldukça Emek Sineması’nın yolunu tuttuk. Neredeyse tamamı Altın Portakal’da da gösterilen Filmekimi filmlerinden izleme şansı bulabildiklerimizin ufaktan birer kritiğini geçersek fena olmaz dedik ve derleme bir yazı hazırladık. Kaçıranlar için Gomorra, The Class, Lorna’s Silence ve Blindness’ın yakın zamanda vizyon şansı bulacağını da belirtelim.
Gomorra – Matteo Garrone
Cannes 2008'de Grand Prix'i (Büyük Ödül) kazanarak dikkatleri çeken bu film hakkında, son yılların en iyi mafya filmi olduğu söyleniyordu. Tamamiyle doğruymuş! Napolili mafya benzeri bir örgüt olan Gomorra ile uğraşacak kadar cesur olduğu için ülkesi İtalya'da kahraman kabul edilen Roberto Saviano'nun kitabından uyarlanmış olan film, bu zalim ve yozlaşmış dünyada, binlerce cinayet ve sayısız suçun sorumlusu Gomorra hesabına çalışan beş adamın öyküsünü birbirine bağlayan vahşi ve epik bir çalışma. İnandırıcı, büyüleyici ve ürkütücü bir tarzda çekilen film, bu kanlı örgütün içyüzünün yanı sıra İtalya'da moda, çöp toplama ve uyuşturucu trafiği gibi çeşitli iş kollarının dışında siyaset ve finans sektörünün pisliğe ne kadar bulaştığını da gösteriyor.
Filmi, dünyanın en iyi filmlerinden biri olarak görülen "The Godfather" ile ister istemez karşılaştırıyorsunuz. Fakat ikisi de o kadar farklı kulvarda hareket ediyor ki! Bir kere Gomorra'nın, Copollo'nun başyapıtından en büyük farkı, daha gerçekçi bir dokuya sahip olması. Yani film, The Godfather gibi sterilize bir yapıya sahip değil. Mafyayı yüceltmiyor. Tam tersi objektif bir biçimde artıları ve eksileri gösteriyor. Kamera adeta belgesel havasında etrafta dolaşıyor ve sizi tam olarak o dünyaya sokmayı başarıyor. Filmde hiç sabit plan yok. Bu da filme farklı bir enerji katmış.
Gomorra hakkında vurgulanması gerekilen en önemli şey, objektifliği. Karakterlerin kimi film sonunda "fazla cesaret" sonucu ölümü buluyor, kimi de "fazla dürüstlük" sonucu kendini suç dünyasından soyutluyor. Kimi ise örgütün en alçak basamağından tepeye tırmanmak adına, hiç unutamayacağı ve her daim yüreğinde iz kalacak kötü işlere imza atıyor. Sonuç olarak da film bittiğinde İtalyan suç örgütü Gomorra'yı ve de genel olarak yer altı dünyasını tanımış oluyorsunuz. Anlıyorsunuz ki, gerçekte işler ne 'The Godfather' ne de 'Scarface' filmlerindeki gibi yürümüyor. Gerçeğin sertliği daha ilk dakikadan seyirciyi şok ediyor ve sizi '137 dakika boyunca izleyeceğiniz şeylere hazırlıyor. Filmin sonunda çıkan bilgilendirici yazılar ise tüylerinizi diken diken ederek sizi salondan uğurluyor.
Bir mafya filminde, suç hiç bu kadar gerçekçi, gerçek ise hiç bu kadar etkileyici sunulmamıştı. Böyle bir film yapabilmek büyük bir başarı. Bildiğim tek şey, Cannes'da kazanılan ödülün boşa verilmemiş bir ödül olduğu...
En Mand Kommer Hjem (Eve Dönüş) – Thomas Vinterberg
Thomas Vinterberg’in 2005’te Filmekimi’nde gösterilen Sevgili Wendy’den sonra çektiği bu ilk film, aşk ve aile bağlarının karmaşıklığı hakkında 'garip' bir komedi. Karl Kristian Schmidt, yıllar sonra, doğduğu küçük taşra kasabasına geri dönecektir. Kasaba halkı için bu çok önemlidir, çünkü Karl, dünyaca ünlü bir opera sanatçısı olmuştur. Bu heyecan sürerken, utangaç ve kekeme aşçı yamağı Sebastian, yeni hizmetçi Maria’ya abayı yakmıştır. Ne var ki, Sebastian, güzeller güzeli Claudia’yla nişanlıdır. Herkes Karl’la Sebastian’ın dedikodusunu yaparken Sebastian’ın lezbiyen annesi, bir sır daha açıklar ve ortalık iyice karışır. Opera sanatçısının dönüşü beklendiği kadar görkemli olmayacak mıdır? Bir adamın doğduğu yere dönüşü her şeyi ne kadar alt üst edebilir ki?
Benim asıl bahsetmek istediğim, filmden öte salonda yaşanan teknik sorunlar. Film başladı, on dakika geçti, geçmedi ışıklar söndü, perde simsiyah oldu. Bir 7-8 dakika öyle bekledik. Tekrar görüntü perdeye yansıtıldığında ise aynı yerden başlatmadılar. İyice sinir oldum bu duruma. İksv kaç yıldır festival düzenliyor. Neden hala böyle amatörlük var?
'Eve Dönüş', birkaç gülümseten sahne dışında seyirciye pek bir şey vaat etmiyor. Belki de daha ikinci günden, "Filmekimi '08"in en kötü filmi ile tanıştım. Hiçbir mesajı olmayan, seyirciye bir şey iletmeye adeta üşenmiş bir film. Tam bir 'durum filmi'. Ne aşkı yüceltiyor, ne aileyi... Ne de bunları yeriyor. Sonuç olarak dürüst oğlan, kıza kavuşuyor. Her şey beklendiği şekilde son buluyor. Ara ara saatinize bakıyorsunuz. 'Ne zaman bitecek artık' nidaları, filmin sıkıcı olduğunun kanıtı. "Eve Dönüş"ün başarılı yanları da var tabii. Mesela müzikleri çok iyiydi. Görüntü yönetmenliği ise başta ilgi çekse de, sonrasında insanı acayip yoruyor. Bu film hakkında verebileceğim en önemli tavsiye, izlemenin zaman kaybı olacağıdır. Ben pişman oldum, siz olmayın.
Vicky Cristina Barcelona – Woody Allen
Woody Allen, sıcak, hafif, neşeli ve yıldızlarla dolu bu filmiyle yıllar sonra yeniden hızlı tempolu ilişki komedilerine geri dönüyor. İlk kez Mayıs 2008’de Cannes Film Festivali’nde gösterilen filme adını veren Amerikalı iki genç kız, Cristina ve Vicky, yaz tatillerini Barselona’da geçirmeye karar verir. Vicky hassas bir mizaca sahiptir ve evlenmek üzeredir. Cristina ise hem duygusal hem cinsel maceralara açıktır. Barselona’da tanıştıkları karizmatik ressam Juan Antonio ile ikisi de sıra dışı romantik ilişkilere girer. Ama Juan Antonio’nun patlamaya hazır, dengesiz eski karısı Maria Elena da bir anda aralarına girer. Ne var ki, aşktan hepsinin gözü kör olmuştur bile.
Woody Allen’ın Amerika dışında çektiği bu dördüncü filmini eleştirmenler “çılgın, seksi, ateşli ve eğlenceli” sıfatlarıyla övdüler. Özünde hiçbir derinliği olmayan basit bir Woody Allen filmi bana kalırsa. Yer yer hikaye "Jules et jim"i hatırlatıyor ama bu sefer merkezde bir erkek var.
Javier Bardem ve Penelope Cruz, kendilerinden bekleneceği üzere çok iyi oynamışlar. Penelope çok gerçekçi ve çekici. Tanıtım kitapçığında ve genelde eleştirmenlerin dediği gibi " çılgın, seksi, ateşli ve eğlenceli".
Filmin izlenmesi kesinlikle zaman kaybı olmaz. Hoş vakit geçirmek, kafa dağıtmak için izleyebilirisiniz pekala; ama ben üstüne düşünülmesine gerek olmayan bir film olması nedeniyle, sırf bu basitliği yüzünden pek sevmedim.
* Ayrıca filmin detaylı tanıtımı için buraya da göz atmak isteyebilirsiniz: http://www.bakiniz.com/vicky-cristina-barcelona/
Genova (Cenova) - Michael Winterbottom
Dönem filmlerinden bilim-kurguya, erotik ilişki dramlarından belgesele türler arasında rahatlıkla geçiş yapabilen Altın Lale sahibi Michael Winterbottom’ın bu son projesi, sevgi, suçluluk ve bağışlama kavramlarını işleyen bir çağdaş zaman hayalet öyküsü ve aile dramı. Filmin kahramanları, eşini bir trafik kazasında kaybedince yeni bir yaşam kurmak adına Chicago’dan İtalya’nın Cenova kentine taşınan Joe ve iki kızı. Kızlarından 16 yaşındaki Kelly, bu gizemli yeni dünyanın seksi ve tehlikeli yanlarını keşfederken 10 yaşındaki Mary, sürekli sokaklarda annesinin hayaletini görür.
İlgi çeken bir giriş ve ardından gördüğümüz enfes "Genova" manzaraları, ilk bakışta karşınızdaki filmi "tatmin edici" olarak nitelendirmenize de neden olsa da bir süre sonra gerçeğin bu olmadığını anlıyoruz.
Genel olarak, Nicholas Roeg’un Don’t Look Now / Büyü filmini anımsatan tekinsiz atmosferine sahip olan ama bambaşka bir tarzda ilerleyen Cenova, temposuz, ayarı bozuk ve sürekli kendini yineleyen sahnelere sahip, sıkıcı bir film. Belki de tek kayda değer yanı Colin Firth ve Catherine Keener'ın başarılı performansları oluyor ama onların da çabaları bir yerden sonra fayda etmiyor. Kısaca ol(a)mamış bir film olan Cenova, Filmekimi 2008'in en zayıf filmleri arasında yerini alıyor.
Blindness (Körlük) - Fernando Meirelles
Blindness, izlerken ve bittikten sonra bana o kadar çok şey düşündürttü ve beyin fırtınası yaptırdı ki kafamdakileri bir araya getirip doğru düzgün bir yazı bile oluşturamadım. O yüzden ben de film sonrası kısa kısa aldığım notları aktarmayı seçtim:
*Nobelli yazar Jose Saramago’nun Türkçe’ye aynı adla aktarılan romanından uyarlanan filmin yönetmeni Fernando Meirelles, Tanrıkent ile Oscar kazanmıştı. Simgesel bir anlatım izleyen Körlük, Mayıs 2008'’deki Cannes Film Festivali’nin açılış filmiydi. Modern bir kentte bir “beyaz körlük” salgını başlar. Oluşturulan “körler toplumu” kısa sürede dağılır. Suçlular ve fiziksel olarak daha güçlü olanlar hemen zayıfların tepesine biner. Bu kâbusun tek bir tanığı vardır: Körlük salgınından etkilenmeyen bir kadın. Kadın yedi kişinin önderi olur, onları karantinadan kaçırmaya çalışır, medeniyetin yıkılışına tanıklık eder. Filmin senaryo yazarı, 2005'’te Altın Lale için yarışan Childstar / Çocuk Yıldız’ın yönetmeni Don McKellar.
*Usta bir yönetmen ve muhteşem bir oyuncu kadrosuyla olağanüstü bir kıyamet öyküsü
*Duyguların körelmiş olduğu, mekanik dünyanın kaosunda yani trafikte açılan film, Hollywood filmlerinden beklenenden daha sert bir yapıya sahip.
* İlk yarım saatte karakterleri tanıyoruz ve beyaz salgının başlangıcına tanıklık ediyoruz. Dünya insanlarını temsil eden kişiler (mesela bir uzak doğulu, bir zenci gibi.) çevresinde geçiyor film.
* Salgınla birlikte insanların dayanışmasına tanık oluyoruz. Hatta bu dayanışma sonucu, bir süre sonra karakterler, salgının meydana gelmesinden memnun bile oluyor.
* Körlükle birlikte dış güzelliğin bir önemi kalmıyor. İnsan tam anlamıyla duygu, düşünce ve hareketleri ile değerlendiriliyor. İnsanın dış sıfatından çok özü önem taşımaya başlıyor.
* Bunlar dışında, insanlığın güce olan takıntısına dair klasik temalar da mevcut filmde. Düzeni kurmak, otoriteyi sağlamak kılıfı altında güçlülerin güçsüzleri ezmeye çalıştığı bir ortam hakim.
* Değinilen en önemli nokta ise liderin önemi. Küçücük bir topluluğun bile liderinin olması gerektiğinin ve lidersiz toplumların kaosa sürükleneceği çok iyi anlatılmış.
* Film baskıcı, monarşik rejimden çok, demokrasinin sağlıklı toplumlar için gerekliliğinin altını çiziyor (yüceltiyor).
* Salgının nedeni hiç açıklanmıyor. Kadının neden kör olmadığı açıklanmıyor. Belki kadının "farklı" olduğu vurgulanmak istenmiş olabilir fakat bu farklılığın nedeni de ortaya konmamış.
* Yönetmen City of God filmindeki tarzını korumuş. Filme enerji katan bir çekim tekniği kullanmış.
* Senaryo oldukça başarılı. Ustaca bağlanan bir sonla karşılaşıyoruz.
* Julianne Moore, tahmin edilebileceği üzere harika bir oyunculuk sergilemiş.

Happy-Go-Lucky (Daima Mutlu) - Mike Leigh
Vera Drake’te oldukça karanlık bir tablo çizdiği söylenen (bilmiyorum izlemedim) Mike Leigh, bundan sonra daha farklı tarzda filmler çekeceğini söylemişti daha önce. Ama asıl bilmediğimiz arka arkaya çektiği iki filminin birbirinden bu kadar uzak, bu kadar zıt kutuplarda duracağıydı. Her tarafından pozitiflik akan Happy-Go-Lucky’e gitmeden bile Filmekimi’nin en optimist filmi olduğu fikrini rahatlıkla çıkarabilirsiniz. Onca ağır film ve belgeselin yanında, “gülelim eğlenelim, bakın dünya ne güzel, kuşlar, çiçekler, böcekler vs.” temalı bir film de koyalım ki ortam yumuşasın demişler sanırım. Yumuşamak ne kelime resmen sevgi yumağı olduk film sonrası.
Happy-Go-Lucky, mutlu, gülümseyen, sevgi dolu, sımsıcak bir film. Şu bilindik “kendini-iyi-hisset” filmlerinin ekstrem bir versiyonu yalnızca. Pollyanna gibi lüzumsuz bir mutluluk saçtığını sandığımız, günlük hayatta karşılaşsak “deli herhalde” diye damgalayacağımız Poppy ve onu çevresiyle tanışıyoruz önce. Sanki geceleri biri kendisine gizlice endorfin hormonu enjekte ediyormuş gibi duran Poppy, mütemadiyen gülümseyen, çevresine pozitif enerji saçan ve genelde de bunun karşılığını göremeyen otuz yaşına gelmiş bir kadın. Bisikletinin çalınması sonrasın da araba sürmeyi öğrenmeye karar veren Poppy, kendisinin tam da zıttı olan, nalet, suratsız, sinirli öğretmeniyle tanışınca da filmdeki çatışma da sağlanmış oluyor.
Sally Hawkins olmasa herhalde şu konu ve karakter bize oldukça sinir bozucu gelirdi ama kendisi o kadar ölçülü oynamış ve o kadar doğal ki bir süre sonra bu fazla mutlu hali irrite edici gelmemeye başlıyor. Ona ek olarak, sürüş eğitimi veren hocası Scott’ı canlandıran Eddie Marson da tam anlamıyla mükemmel bir performans sergiliyor. İkili arasındaki uyum(ya da uyumsuzluk) gerçekten çok başarılı. Eğer reklamları iyi yapılırsa iki oyuncu da adaylık kapabilir Oscar’larda bana kalırsa.
Özetle, festivalin en mutlu filmi Happy-Go-Lucky, salonu ya nefret ederek, o suratsız Scott gibi “bu ne biçim bi film!?” diyerek terk edeceğiniz ya da belki hayatınıza daha az karamsar bakmaya başlama kararıyla ayrılacağınız bir film. Artık her anlamda içinde bulunduğumuz hayat kötüye doğru gittiğinden, güzel şeylerin de olabileceğine olan inancımızı yitirdiğimizden belki, bu filmin mutluluk dozajı giderek daha da karamsar olan bizler için fazla sanırım.. Belki, anormallik Poppy’de değil de bizdedir, kim bilir?
Standard Operating Procedure – Errol Morris
2004 yılı başlarında Irak'taki Abu Gharib (Türkçesi ile Ebu Garip) Hapishanesi'nde yaşananlara, şayet sıkı bir Kurtlar Vadisi hayranıysanız aşinasınızdır herhalde. Türkler'in başına çuval geçirmesinin intikamını alan filmimizde Polat Alemdar ve silah arkadaşları(!) Abu Gharib Hapishanesi'nde yaşanan ve Bush Hükümeti'nin başını epeyce ağrıtan skandala da et atmışlardı. Zaten olayın patlak verdiği dönem televizyonlardan falan izlemişsinizdir de uzaktan orada yaşananlara ne kadar muvaffak olabildiniz bilemiyorum.
Orada yaşananları daha fazla insana ve tüm çıplaklığıyla anlatma çabası içinde olan belgeselci Errol Morris de kolları sıvıyor. The Fog of War belgeseliyle Oscar kazanan Morris, hem canlandırmalar, hem bizzat işkenceyi ve tacizleri yapmasalar bile bir şekilde olaya iştirak etmiş Amerikan askerleriyle röportaj yaparak, hem de daha önce medyada yer almış fotoğrafların sansürsüz hallerini göstererek uzun süre etkisinden çıkamayacağımız çarpıcı bir iş çıkarmış. İşin asıl korkutucu boyutu, olayların Bush'un söylediğinin aksine, birkaç kafayı sıyırmış Amerikan askerinin işinden ibaret değil de çok daha geniş bir tabana yayılan, üst düzey komutanlardan gelen emirler doğrultusunda gerçekleştirilmiş olması. Röportajı yapan bütün askerlerin söylediği ortak tek bir şey var çünkü: "Bize ne söylendiyse onu yaptık". Biraz sorguladıkları zaman hep "prosedür böyle, sen işine bak" cevabını almışlar. Öte yandan bu yaptıkları işkence ve tacizler bir süre sonra yeni eğlence anlayışları haline dönüştüğü için, yaptıkları şeyden pişman olmak şöyle dursun son derece de zevk alıyorlar. İnsanın kanını donduran, izlerken dehşete düşüren ve sizi koltuğunuza yapıştıran şey o çarpıcı resimler değil, hayır. Tam olarak bu insanlıktan nasibini almamış zihniyet.
Yönetmen bazı yerlerde çekim teknikleri açısından çok abartıya kaçmış. zaten yaşanan olaylar oldukça çarpıcı. Bir de üstüne, çok gerek varmış gibi böyle asortik çekimlerle sanki belgesel değilmiş de bir Hollywood filmiymiş havası verdirilmeye çalışılmış. Canlandırmalar bazı sahnelerde inanılmaz abartılı ve gereksiz açıkçası. Bir örnekle açıklayayım hemen; Saddam kaçtığı sıralarda bir Iraklı'nın evine gidiyor. Kendi mi yapıyor, evin hanımından mı istiyor hatırlamıyorum şimdi ama tavaya bir yumurta kırıyor ve afiyetle yiyor yemeğini. Sonra çıkıyor gidiyor. Bunda garip bir taraf yok. Ama yumurtanın o tavaya bir kırılışı var; o sarılarının beyazlarının özenle bir akıtılışı ve tavanın gözünden bir çekimi var ki Aman Allahım! Sanırsınız insanları özendirsin diye çekilen ve piyasaya yeni çıkmış bir yumurtanın reklamı. O kadar lüzumsuz ki... Yine de konuya Fransız kalmamak, askerlerin de gözünden yaşananlara şahit olmak için gidip görülmesi gerektiğine kanaat getirdim, o da ayrı.
O’ Horten – Bent Hammer
Yıllar boyu Oslo-Bergen hattında makinistlik yapmış olan Horten'ın hayatı trenlerden ibarettir. Fakat Horten artık 67 yaşındadır ve trenlerle vedalaşmasının zamanı gelmiştir. Son seferi olacak olan treni de kaçırınca tamamen bir başına olduğunu fark eden Horten, artık bir programa bağlı değildir. Yılların getirdiği alışkanlıklardan vazgeçmek kolay değildir. Fakat en zoru, hayatında istediği hiçbir şeyi gerçekleştirmeyen Horten'ın hayata başlamak için çok geç kaldığını anlamasıdır. Hayatını bir şekilde değiştirmeye, biraz olsun farklı bir şeyler denemeye çalışan Horten'ın peşine takılıp gidiyoruz biz de. Film ilerledikçe hikayenin şekilleneceğini, bir yere varacağını falan düşünmeyin. Yalnızca Horten'ın düştüğü durumları izliyoruz. Sanki uzun metraj değil de aynı karakterin farklı farklı kısa filmler içinde boy göstermesini izliyoruz. Hikayenin kopuk olduğu anlamı çıkmasın buradan tabii. Bütünlük de gayet güzel sağlanmış.
Hüznü biraz da komik ve absürd anlatan bir film her şeyden önce O' Horten. Yaşlı amcamız emekliliğinden sonra o kadar garip olayların içinde buluyor ki kendini, izlerken sırıtmamak imkansız. Yani en azından onun monoton hayatı içerisinde oldukça acayip kaçıyor.
Başroldeki Baard Owe'nın kırışık yüzüne yayılan hüzünlü ifade filmi taşıyan en önemli unsur. Yılların getirdiği deneyimi, emektar oyuncunun tüm mimiklerinde hissediyoruz. Horten'ın hüzünlü hikayesini oldukça sade bir biçimde dile getiren ve bize harika Norveç görüntüleri sunan Bent Hamer, 3 yıl önceki Factotum'ın ardından bir kez daha başarılı iş çıkarmış. Filmekimi'nin izlenmesi gereken filmleri arasında kendine yer buldu.
Gake no ue no Ponyo (Küçük Denizkızı Ponyo) – Hayao Miyazaki
Anime hayranlarının, veya daraltalım; Miyazaki hayranlarının (artık popüler bir isim olduğundan, çoğunlukla ikisinin kesişim kümeleri dar oluyor) uzun süredir heyecanla beklediği, okyanusun öte yakasındaki adadan gelen tepkilerle biz Batı’dakilerin heyecanını daha da katmerleyen Ponyo, en nihayetinde bizim ülkenin de sınırlarına girdi. Hem Filmekimi’nde hem de Altın Portakal’da gösterilen filmin vizyona girmesi de çok uzak olmasa gerek.
Evvela, beklentilerimin biraz altında kalan ama yine de çok sevdiğim filmin, Miyazaki’yi benim gibi uzunca bir süredir takip edenleri optimist doğası nedeniyle şaşırtabileceğini belirteyim. Yönetmenin işlerini takip edenler bilirler ki, çoğunlukla çocukların başı çektiği iyi karakterlerimizin yanında, onlara tezat ve çatışma oluşturması açısından, her hikayeye yerleştirilen bir antagonist muhakkak vardır. Bu büyücü/cadı olur, bir şeyin peşindeki kötü adamlar olur, yaratık veya ruh olur vs. Halbuki Ponyo, daha önce yönetmenin eserlerinde karşılaşmadığımız derecede bir pozitivizm sunuyor.
Her şeyden önce, filmde kötü bir karakter yok. Onu denize döndürmek için Ponyo’nun peşinde dolanan adam bile, Dünya’nın dengesinin alt üst olmaması için çabalıyor. Herhangi kötü bir amacı yok. Yaşlı teyzemiz ise, yaşlılığın getirdiği bir aksiliğe sahip. O bile sonradan açılıveriyor. “Ruhların Kaçışı”nda Chihiro’nun anne babasını açgözlülüklerinden dolayı domuza çeviren yönetmen, insanların yozlaşmaya meyilli doğasıyla ilgili bir mesaj vermişti. Bunda da insanlara dair temalar var, ama aksi yönde. Denizden kaçıp insana dönüşen Ponyo’nun doğanın dengesini bozması sonucu sular altında kalan sahil kasabasının ve içindeki insanların durumu, en kötü şartlarda bile insanların birlik, beraberlik ve dayanışma içinde olabileceğini gösteriyor.
Elbette, okyanusun dibini kirli atıklarla dolduran tersane kasabası üzerinden insanlığa vermeye çalıştığı çok açık bir mesaj da yok değil: “Doğa, verdiği gibi almasını da bilir. Onun kıymetini bilin!” Gene de her zamanki gibi gerçeküstü şeylere bulaşan Miyazaki, anlatımın akıcılığı ve güzel görüntüleriyle bizleri büyülüyor. Ustanın eserleri içinde şüphesiz en dingin eseri ve izlenmesi en kolay olanı.

Bi-mong (Rüya) – Kim Ki-Duk
Güney Kore sinemasının yaratıcı yönetmeni Kim-Ki-Duk, 15. filmi 'Dream' ile yeni bir festival perdesinde izleyiciyle buluştu. Kendine özgü hikâye anlatımı ve görselliğiyle yönetmenin takipçilerine tipik bir Ki-Duk şöleni gibi gelen film, yeni tanışanlara da absürd-masalsı anlatımı ile farklı bir ilk deneyim havası yaşattı. Rüyaları gerçek manada gerçekleşen bir adam ile, bu rüyaların kahramanı genç bir kadın arasındaki trajikomik (yer yer irite edici) ilişkiyi konu edinen 'Dream', basit bir anlatıma sahip olsa da, gerek Kim-Ki-Duk'un kullanmayı çok sevdiği simgelerle, gerekse de 'rüya' kavramının sırtında taşıdığı yüklerle gittikçe derinleşen, derinleştikçe güzelleşen bir film.
Yönetmenin filmografisinde ağırlıklı hissedilen geleneksel ile modern olanın bir arada kullanıldığı eklektik hava, 'Dream'de de dikkati çeken ilk öğelerden. Kendilerine özgü, küçük atölyelerinde oymacılık, terzilik gibi işlerle uğraşan kahramanlarımızı bir anda Land Rover'lar içinde modern caddelerde seyahat ederken görünce hafiften bir şaşırmamak elde değil. Bu yönüyle de film, 'Modernleşirken geçmişi silmiyoruz!' mottosunu benimseyen Uzak Doğu felsefesinin küçük bir yansıması durumunda. Rüyalar yoluyla bilinçaltı, psikanaliz, Budizm, moda, saplantı, kader gibi çok farklı sanatsal ve düşünsel disiplinin ilgi alanlarına nüfuz eden yönetmen, bu karışımı 'Sinema' çerçevesi ile kalıba sokuyor. Birbiri içinde çözülmeden, gücünü kaybetmeden var olan bu parçalar, Kim-Ki-Duk'un yaratıcı gücüyle nefis bir tada kavuşuyor. Dali'nin eriyen saatlerine ithafen gerçekliğin eriyip hayalle karıştığı 'Dream'de, erkeğin mutluluğu, kadının mutsuz kaderi oluyor.

Chelsea On The Rocks (Chealse’de Rock) – Abel Ferrera
Reset!’ i takip edenler bilir; sinema festivallerine ayrı bir özen gösteriyoruz ve yıl boyu ne kadar festival yaşıyorsak öncesinde veya sonrasında dosya konusu olarak sizlere bu festivalleri ulaştırıyoruz. Yine takip edenler bilir müzikle yakından alakalı bir insan olarak da şahsım; festivallerde müzikle ilgili filmlere gitmeye özen gösterir ve bu dosya konularında sevgili sinema editörüm Mert’in istekleri doğrultusunda birer ikişer müzikle alakalı filmleri yazmaya çalışırım bu sayfalara.
Festivalimiz bu yıl yedincisi düzenlenen ve bilet sırasından sinemaseverleri dört saat bekletecek kadar talep varken neden hala süresinin uzatılmadığını anlamadığım Filmekimi; filmizim ise New York’ un en önemli otellerinden biri olan Chealse Hotel’ i konu alan Chealsea On The Rocks.
Efenim tamam film çekilmek istenen tema güzel, ama yeterince malzeme var mı acaba diye bir sorgulamak lazım öncesinde. İki-üç önemli olay oldu diye bundan bir film çıkarmak lazım, adına da ‘rock’ kelimesini ekleyince oldu bu iş demek olmaz. Tamam iki-üç önemli olay dedik ama şöyle bir sıralayalım da yanlış anlaşılmasın. Jack Kerouac On The Road’ ı bu otelde yazmış, Andy Warhol Chealse Girls’ ü; Luc Besson Leon’ u bu otelde çekmiş.
Müzik, sinema ve edebiyat alanında bir çok önemli kişi bu otelde kalmış. Tamam sanatsal açıdan oldukça önemli bir yerden bahsediyoruz bu kesin. Yani otelde bir ruh olduğu aşikar.
Ama filmi izleyince bu ruh tam olarak yansıtılamamış gibi geldi perdeye. Sid Vicious’ un kız arkadaşı Nancy’yi bıçakladığı(?) yer ayrıca Chealsea Otel. Misal bu sahnenin canlandırması vardı belki de ciddi anlamda o ruhu yansıtan. Yukarıda sıraladığım diğer önemli olaylardan bahsedilmedi veya çok kısa kesildi. Bunun dışında filmi oluşturan esas görüntüler otelde kalan insanlarla yapılmış röportajlardan oluşuyor. Bu röportajların bir çoğu da oldukça gereksiz ayrıntılardan ve bilgilerden oluşuyordu. Uykuya dalmak zorunda kaldığım bir 10 dakika oldu sanırım bir ara.
Evet, bazı yerler vardır bir şekilde önemli insanların hayatlarının bir noktası orada yaşanır, veya yolları bir şekilde kesişir. Şüphesiz sanat açısından bakarsak da bunların en önemlilerinden biri Chealsea Oteldir. Otelden ziyade bir apartman gibi insanları aylar hatta yıllar boyu konuk eden bu otel, New York’ a gidilince ziyaret edilecek bir yer şu anda benim için. Film mi, kalsın almayayım.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|