Deerhunter - Microcastle/Weird Era Cont.
Durakta otobüs bekliyorsunuz. Yerlerde yapraklar var. Yorgunluk sebebiniz olan işleri tüm günle beraber geride bırakmışsınız ve siz, saçlarınızı kullanarak yüzünüzü gıdıklayan rüzgârın sonbahara ne kadar da yakıştığını düşünürken, o anla olabildiğince uyumlu bir şarkı çalınıyor kulağınıza. İşte o şarkının bu yazıyı okuduktan sonra, Deerhunter'ın Microcastle adlı son harikasının "Intro"su olma olasılığı sandığınızda daha yüksek.
Öncelikle grubun geçmişine kısaca göz atmak gerekiyor diye düşünüyorum. Atlanta'lı Deerhunter, 2001'de kurulmuş Atlas Sound olarak bilinen Bradford Cox'un da dâhil olduğu altı kişilik bir grup aslında. Grubun kuruluş yılları grubun ilk davulcusu Dan Walton'un ayrılığı ve daha sonra basçıları Justin Bosworth'un bir skateboard kazasında ağır şekilde yaralanıp ölmesiyle yıllar 2005'e kadar gelip geçiyor ve sonunda Turn It Up Faggot çıkıyor ortaya. Albümü nitelemek gerekirse yazıda bahsetmeyi hedeflediğim Microcastle'ın çok çok uzağında bir albüm. Bosworth'a adanmış olduğu belirtilmiş olan post punk çizgisindeki albüm beraber, bu türe oldukça başarılı bir örnek teşkil ediyor ve grubun taa o zamanlardan sağlam bir gelecek vaat ettiğini fark ettriyor. "Elimizde olan ne varsa dökelim"ci bir mantıktan daha çok, onları eleyip, yapılanları içselleştirip, süzdükten sonra elde kalanlarla yaptıkları bir albüm olarak türünün iyi bir örneği etiketi altında 2004'teki Deerhunter'ı bir kenara koyuyoruz.
Grup sanıyorum ki albümün ilk şarkı ismini "Intro" şeklinde adlandırma alışkanlığını tam da 2007'deki müzik çevrelerince oldukça övgüye değer bulunmuş Cryptograms isimli albümüyle kazanmış. Yazının başındaki sakin sahneye kesinlikle uymayan bir albüm Cryptograms da. Pitchfork tarafından "en iyi yeni müzik" gibi tanımlarla ifade edilmiş gürültülü bir albümden söz ediyoruz burada. Bu albümün de grubun vokali Bradford'un muzdarip olduğu Marfan Sendromuyla ilgili deneyimleri aktarma, önceki albümden daha az bir nefret ve kızgınlığa sahip olma ve fakat enerjiden hiçbir şey kaybetmeme, aradan geçen iki senede grup üyelerinin büyüme süreçlerine dinleyiciyi de dahil etme gibi misyonları var. Kısmen daha ambient bir albüm olan Cryptograms yarısı enstrümental yarısı sözlü olmak üzere dinleyenleri içiçe geçmiş, yapısı ve düzeni özellikle bozulmuş seslerle ara ara şizofrenik hale gelebilen bir bölünmüşlük hali içine sürüklüyor. Hatta albümü dinlerken, Punk için "güzel zamanlardı" Shoegaze için "tam zamanı" diye düşünmüş olmalılar gibi fikirler uçuşuyor insanın zihninde.
Grubun böylesi sağlam ve doğru referanslarla dolu bir diskografik geçmişi varken, bu yaz başından beri ortalıkta gezinen yeni albüm haberleriyle ben de dâhil olmak üzere bir çok insan heyecanlanmıştı. Hatta bazılarımızın heyecanı öyleydi ki (öhömm), onlar, piyasaya çıkış tarihi için 28 Ekim denmiş bu albümü taa Haziran'dan sızdırılmış bağlantılarla elde edip dinlemeye başlamışlardı.
Microcastle, önceki iki albümü dinleyerek yorulmuş ama içinde kendiliğinden birikmiş sinir strese sahip olan dinleyicilerinin omuzlarından o gerginlik yükünü alabilecek bir albüm aslında. Yumuşak bir vokal, sakinlik, albümün ikinci şarkısı Agoraphobia'yı sevme nedeni olarak gösterilen kendiliğinden akışkanlık hissi, Deerhunter'dan bizleri alıştırdıkları o öngörülebilir hal ile şu anda oldukları şey arasında koca bir boşluk yaratıyor gibi görünüyor aslında. Ama, yanlış anlaşılmasın; bu ciddi fark kesinlikle grubun karakterini oluşturmuş olan o iki albümlük gerginliğin yok olmasıyla, ayrıldıktan sonra karakterini bir anda gözünüzde yitiren bir eski sevgili yapmıyor Deerhunter'ı. Tam olarak ifade etmek gerekirse, aksine Pablo Honey ile başlayıp ve o epik Ok. Computer ile sonlanan omurgasal yapıdan sonra apayrı alanlarda seyreden Kid A ile Radiohead'in müzikal kişiliğinin ne kadar dürüst ve doğru bir değişim içinde olduğunu fark etmemizdeki etmenlere eşdeğer bir fark bu.
Velhasıl, görkemli açılış şarkısı Intro'dan sonra, gülümseyerek dinlenebilecek bir Agoraphobia -ki bu şarkının bu sene dinlediğim en huzurlu şey olduğuna inanmaktayım- eski Deerhunter'ı özlememizi engelleyecek kadar başarılılar zaten. Albümün çok iyi yaratılmış boşlukları var. Little Kids ile hızlanıyor gibi görünen albümün, aslında öyle bir niyeti olmadığını bilinçaltına, şarkı sonundaki kaybolan seslerle ileten ve albümle aynı adı taşıyan Microcastle, rollercoaster'da en yüksek yerden aşağıya inmeden önceki yokuş gibi; yavaş yavaş çıkarıyor dinleyiciyi dilediği yüksekliğe. Oradan hızlı ve heyecanlı bir inişle beraber Calvary Scars ninniye benzeyen teması üzerinde, sanki ilginç bir rüya anlatıyor gibi duruyor. Bradford'un yüzüne gözüne kan gibi duran kırmızı boyalar sürerek sahneye çıkmasındaki uyumsuzluk inadı, şarkı sözleri ile birleşiyor ve her şey daha anlamlı oluyor; şarkı "En yakın arkadaşlarımın önünde çarmıha gerildim" diyor ve dinleyeni hipnotik hüzünlü bir ses yoğunluğuna içine daldırıyor. Bu şarkının kendisinden sonra gelen Green Jacket'a geçişi en güzel parça geçişlerinden biri oluyor ki albümün en güzel yanlarından biri de neredeyse hiçbir parça geçişinin boş bırakılmamış olması. Mutlaka bir ses, bir tema eşlik ediyor boşluk anlarında gezinen zihnimize.
Nitekim müziği bozmak ve temayı belirsiz kılmak yerine aksinin yapıldığı, her şeyin berrak bir suda görüldüğü, ayaklarımızın kaygan saf kumun içindeki rahatlığına benzer bir hisse sahip Microcastle. Son zamanlarda dinlenen en başarılı indie rock albümlerden biri olmasının yanı sıra, Deerhunter'ın çok doğru bir rotada olduğunu bize müjdeliyor adeta. Sayesinde ilk dinleyişten yemek seçer gibi albüm seçecek ve günlerce sürecek ufak çaplı kaleler kurma eylemlerine başlayacaksınız; benden söylemesi.

Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>
|