

|
Death Cab For Cutie – Narrow Stairs
Sene 1998, Seattle civarlarından Bellingham’lı grup Death Cab for Cutie ‘Something About Airplanes”i yayınlar ve albüm underground müzik sahnesinde hatırı sayılır derecede olumlu eleştiriler ile karşılanır. Albüm hakkında o zamanlar yazılıp çizilmiş olanlara bakıldığında, kendileri hakkında benzer cümleler göze çarpıyor; “belki hiçbir zaman ‘çok büyük’ olamayacaklar fakat bu onların çok iyi bir grup olduğu gerçeğini değiştirmeyecek”. İronik olan, bu yorumları yazanların grupta kesinlikle ışık görmelerinin yanı sıra, grubun bir ‘hulk’a dönüşecek olmasına da pek ihtimal vermiyor olmaları. Grupta iş olduğunu anlamak güç olmadığı gibi, hakları var, içinde yeşil bir devin saklı olduğunu o zamanlardan görmek bi o kadar zor olsa gerek.
Sene 2008, Death Cab for Cutie -kendinde ışığı görenleri utandırmayarak- artık 6 stüdyo albüme, 4 EP’ye (dijital EP’lerini de sayarsak aslında 6), 1 platinyum ve 1 altın plak nişanına, 1 de grammy adaylığına sahip “kocaman” bir grup.
Grubun diskografisinin son halkası olan mayıs 2008 çıkışlı 6. stüdyo albümleri Narrow Stairs, aynı zamanda grubun Atlantic Records’dan çıkardığı 2. albümleri. İlk 4 albümlerini yerel indie plak şirket Barsuk Records’dan çıkaran grup, 5. albümleri Plans ile Atlantic Records’a, “bol sıfırlı” bir kontrata, dünya çapında bir promosyon imkanına ve kaçınılmaz olarak da “mainstream” dünyasına adım atmıştı. Plans’in DCFC’nin en pop ve tribünlere oynayan –aynı zamanda platinyum plak ve grammy adaylığı kazandırmış(!)- albümü olması, Plans’dan sonra yayınlanacağı duyurulan albüm Narrow Stairs ile ilgili beklentileri de ‘2. bir Plans geliyor’ istikametinde şekillendirmişti. Fakat öyle olmadı.
Peki ne oldu? Albüm hakkında söylenebilecek ilk şey, kesinlikle DCFC’nin en ‘farklı’ albümü olması. Geçen 10 sene ve oluşturdukları kocaman diskografi içinde elbette ilk “farklı” olan albüm Narrow Stairs değil ama bu kayıtın öncesinde durum daha değişik. Müzik hayatları boyunca yürüdükleri bu uzun yolda DCFC’nin başarısı, baştan temellerini çok sağlam kurup, her katı çok dikkatli bir biçimde inşa etmek oldu. O yüzden “ultra lo-fi” Something about Airplanes albümü ile bir produksiyon “canavarı” olan Plans birbirine sound olarak ne kadar uzak olsa da, özündeki duygu bakımından - ve 1. albümden 5.’i albüme evrilme sürecini de göz önüne alırsak- çok da kopuk değil. Bir özet geçersek; ilk albüm Something About Airplanes sonrasında gelen We Have The Facts and We’re Voting Yes bir önceki albümün devam albümü niteliğinde olup, üzerinde biraz daha uğraşılmış -ama hala lofi sularında gezen- produksiyon, şarkı yazarlığı ve çeşitli farklı enstrüman aranjmanları barındırıyordu. Grup bir sonraki albümü olan The Photo Album ile daha farklı açılımlara gitti ve sunduğu yeni tatlar, diğer albümlere göre parlayan produksiyonu ile fan kitlesini genişletti. (Benim ise Plans’dan sonra en az sevdiğim DCFC albümüdür o ayrı). Akabinde gelen Transatlanticism, genelde karışık eleştiriler almasının yanı sıra ilk iki albümün beni gruba aşık eden müzikal formülünü Photo Album’deki açılımlarla harmanlayan, fazlasıyla eski günleri hatırlatan, çok sevdiğim bir DCFC çalışması olarak hafızamda yer etti. Sonrasında çıkan Plans, şaşırtıcı ama ustaca pop yaklaşımı, ultra-işlenmiş produksiyonu ve sonucunda dev singleları “i will follow you into the dark”, “crooked teeth” ve “soul meets body” ile grubu milyonlara, tv dizilerine ulaştırdı, adını duymayan bırakmadı.
Tüm bunları düşündüğümüzde –aslında bu özeti boşuna geçmiş olduk- Narrow Stairs diskografideki hiçbir albümün yakınından uzağından geçmiyor. Plans’ın yayınlanmasından bu zamana kadar geçen 3 sene içinde grubun iki beyni Gibbard ve Walla neler yaşadı, neler gördü bilinmez ama artık 30lu yaşlarına adım atmış bu iki adamın ellerinden çıkan albüm ve beraberinde getirdiği yepyeni bir DCFC tecrübesi, zihnimde ister istemez “olgun” , “olgunlaşmak” gibi anahtar kelimeler canlandırıyor. Tabii her zaman iyi yöne işaret eden bir kelime değil bu.
Albüme baktığımızda şiddetle göze çarpan, işlenmemiş, ham sound’u olsa gerek. Aslında albüm çıkmadan önce yapılan röportajlarda grubun gitaristi ve produktörü Walla, “garip”, “sert” ve “bol kanlı” bir şeylerin gelmekte olduğunu duyurmuştu. Plans albümündeki okullarda ders niyetine öğretilecek, ince elenmiş sık dokunmuş produksiyonun aksine Narrow Stairs fazlasıyla analog ve üzerinde oynanmamış tınlıyor. Grup bu albümde kayıtları mümkün olduğu kadar az kanal ile sınırlandırmayı ve olabildiği kadar “aynı anda - hep beraber - canlı” kaydetmeyi hedeflemiş. Daha çok müzisyenlik, daha az produksiyon gibi bir anlayış ile yola çıkılan albümde hiçbir DCFC albümünde alışık olmadığımız kadar enstrümantal “dakikalar” ile karşı karşıyayız. Genelde grubun alabildiğine “takıldığı” bu tarz dakikalar henüz açılış şarkısı Bixby Canyon Bridge’ın son 2 dakikasında, (albümün açışılından itibaren 3. dakika) ve hemen bir sonraki şarkı, I Will Possess Your Heart’ın ilk 4.5 dakikası(!) boyunca hemen göze çarpıyor. Ayriyetten kapanış yine aynı şekilde, Pity And Fear son 1 dakikası ile bize el sallıyor.
DFCF nin alışılmış, kalplere oynayan, “vurucu” formülü; Walla’nın basit, sade, birkaç notalık ruhani gitar kurguları ve üzerine artık et-tırnak, marr-morrissey halini almış Gibbard melodileri, şık bas partisyonları, kendine özgü davul paternleri ve tabii ki Gibbard’ın iç dünyası, pek nevi şahsına munhasir lirikleri olarak tanımlanabilir. Gibbard bu albümde de liriksel olarak geleneksel tatlarından bir kuple sunuyor. Hatta şarkı yazarlığı üst düzeylerde seyrediyor. Fakat iş vokal melodileri ve müzikal altyapıya gelince, yaklaşımlar klasik anlayışa göre ayrı noktalara gitmiş. DFCF nin şu meşhur “insanın 1 kere dinleyip bir daha kurtulamadığı” vokal ‘hook’ları eksik kalıyor. Şarkılar bütünü dinlendiğinde, “hoş” hissi verse de, eskiden olduğu gibi Gibbard’ın kemik çerçeveli dünyasına sizi bir hortum gibi çeken satır, saniye, notaların sayısı çok az. Walla’nın gitar partisyonlarında da aynı durum mevcut. Çaldığı şeylerin bütünü “Company Calls Epilogue” , “Title & Registration” , “Your Bruise” gibi eski parçalardakilerden çok daha karışık ve ayrı yerde. Daha teknik ama daha alçak bir hissiyatta.
Albümün ilk şarkısı olan Bixby Canyon Bridge, Gibbard’ın çok sevdiği yazar Kerouac’a bir gönderme olmasının yanı sıra, albümün rengini belli etmesi açısından da önemli bir şarkı. Ambient seslerle açılan şarkı Gibbardın vokali ile devam ediyor. Şarkının başlaması ile beraber pek Marching Bands Of Manhattan gibi bir şey duymayacağımızı anlıyoruz. Sonrasında Walla’nın gitar arpejleri girerek şarkı ilerliyor. Uzunca bir süre metronom görevi gören bir zil ile davul şarkıya girmemekte ısrar ediyor. Verse 2. kere döndüğünde selam çakan davul ile birlikte kesik kesik vuran sert gitarlar bizi şaşırtıyor. Arkada zıplayan bass ile şarkı devam ediyor ama hala ‘şarkıya’ girmiş değiliz. Şarkı 3. dakikasında bass-davul ve gitarlar olarak nihayet ‘girdiğinde’ ise vokal kesiliyor ve 2 dakika boyunca bir DCFC emprovizasyonuna tanık oluyoruz. Albümün sound değişikliğini ve klostrofobikliğini ilk şarkıdan açıkça yüzümüze vurdukları için dürüstlüklerine minnettar kalıyoruz.
Bu ilginç açılış şarkısını ilk single I Will Possess Your Heart takip ediyor. Bu single ilk yayınlandığı sıralarda DCFC fanlarını 2’ye bölmüştü. Bir kısım şarkıyı çok beğenirken bir kısım şarkıyı fena bulmamak ile beraber şarkının başındaki 4 buçuk dakikalık, sürekli tekrar eden hipnotik bas riffi üzerine “piyano - gitar atışmaları” şeklinde geçen enstrümantal kurguyu gereğinden fazla uzun bulmuştu. Birileri daha onlara katılmış olacak ki DCFC bu şarkının 4 buçuk dakikalık introsundan arındırılmış bir versiyonunu daha yayınladı ve amerikan radyolarında şarkı bu haliyle yer buldu. Şarkının 4 duvar arası hissiyatı, Gibbardın sorunlu, saplantılı bir aşığı resmettiği lirikleri ile daha da derinleşiyor. Yine de parçada alegorik bir anlatım olup olmayacağını da dinleyiciyi düşündürmüyor değil; “bir kalbi fethetmekten, ona sahip olmaktan” fakat bunun için “biraz birlikte zaman geçirmenin lazımlığından” söz ederken ben Gibbard acaba albümden, albüme alışmaktan mı bahsediyor? Ben öyle hissetmek istedim.
4. Şarkı Cath, bu albümün 2. single’ı olmakla beraber açık ara favorisi. Eski güzel günlere göndermeler yapan gitar ve davul partisyonlarının yanı sıra, yakalayıcı vokal melodisi ile Cath, No Sunlight’la beraber albümün nefes aldıran şarkılarından. Sözlerine kulak kabarttığımızda ise eski dost Ben Gibbard’ın hala “wedding dress” takıntısından kurtulamadığını görüyoruz. Eğlenceli, aslında aynı anda biraz kalp kırıcı ayrıca güzel bir klibe sahip, bu albümün en hatırlanan şarkısı olarak tarihe geçeceği kesin bir parça.
Your New Twin Size Bed ve Long Division ise albümün Cath ile beraber yine heyecanlı dakikaları olarak göze çarpan iki şarkı. Your New Twin Size Bed, hoş davullar üzerinde usulca paslaşan sade gitar arpeji ve mahzun Gibbard melodileri ile mest ederken, “you look so defeated lying there in your new twin size bed “ girişi ve özellikle “And I try not to worry, but you've got me terrified” yükselişi ile kalplere dokunmayı başarıyor.
Long Division’ın başlamasıyla, bas ve davul şarkıyla beraber koşturmaya koyuluyor. Çok geçmeden altyapının üstüne giren Walla’nın –bi kez daha- özlenen riffleri - sık ve seri, arkadaki güzel bas yürüyüşü ile hiç sıkmayan - ve nakarattaki “a remain-remain-remain-remainder” melodisi ile renklenen parça, bu albümün ‘sound of settling” i gibi gözüküyor.
The Ice is Getting Thinner, kendisini her dinleyişimde bana bazı şeyler hissettirmek zorundaymış gibi duran bir şarkı. Hissettirdiği tek şeyin ise bu zorlama duygusu olması sinir bozucu.
You Can Do Better Than Me ise ne DCFC ile ne de bu albüm ile bağdaştıramadığım bir vals. Gibbard bu şarkı ile beni biraz korkuttu açıkçası. Yapıp Rufus’a vermeliydi dediğim bir şarkı, kategori dışı.
Kapanış şarkısı Pity and Fear, bir Dead Can Dance parçası gibi girip daha sonra bu durumu agresif bir emprovizasyon haline bırakması ile enteresan bir şarkı. Yine de son kısmı dışında büyük bir heyecan yaratmıyor. Şarkının garip bir şekilde sonlanması ise kayıt esnasında istenmeden çıkan bir durum yüzünden kaynaklanmış. Fakat sonuç Gibbard ve Walla’nın hoşuna gidince kayıdı bu “defo” ile kullanmışlar.
Sonuç olarak çok farklı yola sapmış bir DCFC albümü ile karşı karşıyayız. Yine de albümden alacağınız tat aslında DCFC’yi neresinden tuttuğunuza, nelerini sevdiğinize de bağlı. 10 sene de geçse hala insanı ilk günki gibi heyecanlandıran sesin sahibi Ben Gibbard henüz bir yere gitmiş değil. Ve özünü kaybetmiş de değil, anladığımız üzere. Hala “evlilik, gelinlik, düğün” üçlemesi takıntısına sahip, hala –neden bilinmez- “Kaliforniya”dan nefret ediyor, hala bir şekilde “şarabı kağıttan bardağa boşaltıyor”… ve daha anlatacak şeyleri var. Bahsettiğim gibi bu albümdeki yeni anlatış tarzı eski günlerdekinden oldukça farklı kalıyor, özellikle “şarkı oluşturma” – “şarkı hissiyatı” mentalitesinde artık çok farklı bir noktada oldukları kesin. Yine de bu birileri yeni albüme kucak açmayacak demek değil, içinde sizin de olabileceğiniz. Narrow Stairs’da, -müzik dünyasında karşılaşmaya alıştığımız- yaşla beraber gelen olgunlaşma faktörünü göz önüne alırsak, bazı yerlerde bu olgunlaşma gereksiz ve zorlama tınlıyor, nesnel bir eleştiri olarak. Bu arada bir sonraki albüm hakkında şimdiden konuşmaya başlayan Gibbard yeni albümün Narrow Stairs gibi olmayacağını vurguladı. “Bu kadar karanlık bir albüm daha yapmak istemiyorum” diyen Gibbardın bir sonraki albümde bizi nasıl şaşırtacağını(produksiyon, şarkı yazımı..) tahmin bile edemiyorum. Son sözler olarak bu albüm, içinde portakal posası kalmış bir bardaktan su içmeye benziyor. Ne portakal suyu içmiş gibi geliyor insana, ne de su. Zorlama bir metafor mu oldu? O zaman Gibbard’dan bir tane ödünç alayım; bu albümden aldığım DCFC tadı “kağıttan bir bardaktan şarap içmeye” benziyordu… Ve son cümlemde kaypaklık edip, gruba gönül borcumu ödeyeceğim; yine de DCFC bu, en azından bu yazıyı sonuna kadar okumayı başarmış biri bu albümü dinlemeden geçmeyecektir.
Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>
|