"Bir Sodyum Hipoklorit Olarak John Galliano"


"Fiziksel bitkinliğin, uyuşturucunun, alkolün ve onca insanın birbirine bu denli yakın olmasının birleşimi, dijital bir mekanda yaratılabilecek herhangi bir şeye benzemeyen bir cemaat hissi yaratır (yazıcının kendi notu: O cemaat kafada pot, gözde yaşlar ile cemaat içinde birbirlerini birbirlerine kerttikleri için ağlamakta ve onlar gibi takılmayanlara saldırmaktadırlar, kurtarıcı henüz oralara uğramamıştır). Bir tekno-partide olmak, sürece ve amansız, tempolu ve fiziksel olarak boğucu olan müziğe teslim olmaktır."

"Sibermekân bu anlamda, dijital teknolojiler yoluyla yaratılmış ve muhafaza edilmiş bir "mekân"dan çok daha fazlasıdır. İletişim ağlarını ve kültürel, bilimsel ve politik etkinliğin çeşitli biçimlerini içine alan sibermekân, yeni bir etkileşim türünün metaforudur. Açıktır ki bu durum, hem yerelliğin tanımıyla cemaatin anlamını hem de imge-alanların iletişim süreci üzerindeki rolü ve etkisini etkilemektedir."*

Tarihsel perspektifin bize sunduğu çok pencereli binadan baktığımızda göreceğimiz kocaman renkli bir kitap var. O kitabın içinde yerini alan şey kültür ile değişen, kendi kurallarını yaratan, bazen o kuralları bozmayı da başarıp dönüştürebilmiş bir yapı. Bu çok pencereli yerin her yerinden başka türlü bakılıyor. Her olayın 'tarihsel' diye anıldığı kısmı gelecekte bir daha en azından göz atılmayı hak ediyor. Oralara tekrar tekrar bakmanın söyleyeceği şey belki de Tarkan'ın Kuzu Kuzu zamanı aslında saçlarının ne kadar çirkin olduğu bile olsa, üç kere: insan değişiyor insan değişiyor insan değişiyor.

//Ara not: Bu bir moda yağlama yazısı olmayacak. Baştan söyleyelim, hazırlıklı değilseniz kendinize okumak için Cengiz Abazoğlu'nun yazı da yazabilen (!) oyuncağını bulun.//

İnsanın kendini yaratması, hatta yeniden yaratabilmesi kısmındaki tarihsellik ise insanın gözünü kamaştırabilir. İnsan ilk önce kendinden biliyor çünkü ve kendini yaratırken başvurduğu kaynak çoğunlukla o yaratımın sebebi (travması, kazası) olduğu kadar her yerde karşılaştığı görüntü de oluyor. Sokağın anlam havuzu içinde karşılaşılan ve anlık emiş gücü ile bedene kazınan tercümeler, televizyon denen kutudan tüm odaya yayılan radyoaktifler aslında evinizin her yerinde bekliyor ve yenileri gelince dağılıp gidiyorlar, evin duvar diplerinde tarih oluyorlar. Susam Sokağı'ndan Lost'a giden bir tarih (bkz: Tarkan bile Lost oldu, hem gördüğümüz şekliyle, hem de kendi tarihinde). Bu tarih içinde yaşanılan dönüşümün şifrelerini, yeni gelenlerin, gelecek olanların haberlerini ise moda ile çözmek mümkün. Sabahın bu saatinde zihin açıcı bir paranoyahap: Yeni komplo teorisyenimiz, yeni paranoyamanyak baz istasyonumuz yoksa moda mı ?

Moda, atölyelerde belli bir kesim için çalışıyor gibi duruyorsa da haberleşmenin hızı ile anında yayılmakta ve gözlerimizin önüne gelmekte. Her sezon zaten her şeyin aynıları yapıldığından artık sizin onlara sahip olmanız da kolaylaştı. Vintage denen şeyin de sayesinde artık herkesin güzel trençkotları olabiliyor.

Moda ve görüntüsü bize bu kadar kolay ulaşırken, gündem ve güncel politikanın modaya tezahürü nasıl oluyor ? Galliano'nun defilesini (tabii ki en hızlı şekilde )Vogue'da gördüğümde bunu düşündüm. Slavoj Žižek, Atlyazı'nın 2007 Aralık sayısında Nicole Kidman'dan bahsederken "politik doğrucu temiz bir kaltak" diye bahsediyor. İşte modadaki politika da podyuma taşınan ve hayata karışmayı bekleyen (aslından karışmayı sağlayan da) bir şey oluyor ve bunu nip//tuck ya da şip//şak yapıyor. Kimsede hasar olmadan, kimsenin üstü başı kirlenmeden.

Moda haftalarından hızla yayılan görüntüler sayesinde tüm tasarımcılar oralarda yılın en çok giyilecek ve giyildiğinde iyi hissettirecek şeylerini seçiyorlar. Bu detayları da koleksiyona işleyince bazı markalar yerinden edilirken bazıları ise indirim günlerini iple çeken hayranlar kazanıyor. Bazı jean markaları şu an yok olmaya yüz tuttu, yeni şeyleri keşfetmemiş olanların uyutulmuş bedenleri ile dolup taşıyor soyunma kabinleri. Oysa hayatımızda artık Cheap Monday gerçekliği var, H&M var. Eli yüzü düzgün, fiyatları kent güzellerini de çok zorlamayan güzel şeyler. Artık gün 301 günü de olduğu için ona giydiğiniz ile karşı gelmiyorsanız 501'iniz olsa ne olur olmasa ne olur.

Gökçen Cabadan'ın yeni sergisindeki daha önce de sergilenmiş olan resimlerinden biri İran'da idam edilen iki eşcinsel gencin basında çıkan fotoğrafının re-made'i. Galliano'nun koleksiyonu Cabadan'ın resmi ile birlikte yanyana durduğunda (ki o koleksiyonu gördüğüm günün gecesinde hızlı şekilde kaçmak üzere sergiyi görmüştüm) bana bazen kendi jenerasyonumda da izlerine rastladığım 'clean militant//temiz militan' kuşağını hatırlatıyor. Cabadan'ın da bu zamana kalmış genç bir sanatçı olarak yaptığı resimlerde masal karakterlerinden, güzel sunumlu sert görüntülere geçmesi şimdiki zamandaki politik algının da işareti. Bana kalırsa moda bundan çok besleniyor, sanat da modadan. Sanatçılar ile büyük firmalar birlikte çalışıyorlar. Bienaller, sanat fuarları modeller ile dolup taşıyor ve resmen bir moda haftası kıvamında geçiyor. En son örnek olarak, her yerden karşımıza çıkan, yeni sanat bekçisi, Ece Sükan Art Basel Miami'den bildiriyor. Sanatçılar da artık Prada giymek istiyorlar, yani 'herkes Kate olmak istiyor' azizim. Kaldı ki, bazen sanatın yapmayı ve düzgün organize olmayı, cemaatleşmeyi başaramadığı yerlerde moda bunu bir güzel beceriyor. Unutmayın, artık podyum görüntüleri kadar kulis arkaları da önem kazanıyor.

Tüm bunlardan sonra, kısaca (okuyucunun iç sesi: madem kısaltacaktın ne diye yukarıyı boşuna doldurdun be adam!) artık temizken de gerilla takılmak mümkün. Yeni kuşağın söyleyecek çok şeyi var. Görüntünün başladığı yerin başına yetişen ve hâlâ sözcüklerde de beslenen (anti-ekşi sözlük okuyucaları! yazıcı size sesleniyor) bir kuşağın içinden gelen biri olarak altkültürhanelerde bu sıkça rastladığım bir şey. Söyleyeceği şeyleri gerilla bir söylem ile de kurmak çok daha 'cool' olmaz mı? Olur.

Meseleyi biraz da John Galliano'nun yeni Homme koleksiyonundaki kıyafetleri üzerinden deşelim. Galliano dehasını konuşturmuş ve bağrı açık botokslu delikanlımız olarak pürelli ellerini sürdüğü kumaşlarda geçmişin izlerini de arayarak haber programı gibi bir koleksiyon çıkarmış. Onun koleksiyonlarında genelde punk bir çaba aranır ama aslında o punk da değil, punk'ın yeni görüntüsüdür. Güzel dövmeler yaptırmaya parası olan, piercing'in de çok ucuz bir şey olmadığını bilen, arkadaşında on kişi kalmayı işgal evinde takılmak sanan, Diesel'den giyinmek isteyen, "Pekâlâ payetli Converse de giyerim" diyen punklar mevcut. Bir de alt grup olarak indieler var. Gotik ve indie dönüşüm bazen Morrisey ağlaklığına da dönse onlar geçmişlerini unutmuyor evde devamlı Beter Böcek'i izliyorlar (yazan gencin yalvaryakarı: Ne olur biriniz de çıkıp şunları çalışsın, iş fotoğraflarını çekip YKY'den basmak olmuyor, bunun gençlik sosyosu içinde bakmaktan başka anlamları da mevcut). Onlar sadece geçmişin bu tozlu seslerini aramak için dileniyor gibi yapıyorlar, bacaklarını karınlarına çekip oturuyorlar. Galliano bu meseleyi koleksiyonlarında çokça kullanıyor ve son koleksiyonunda da yine en çok kullandığı görüntü nesnesi olarak 'hayatın savaşçıları' meselesini elinden bırakmıyor. Modelleri yer yer yara bere izleri ile boyatmış, başlarına geçirdikleri ile idam edilmiş suçlu görüntüsünü onun artık ölü olduğunu boynuna kolye gibi sardığı kalın halat ile belirtmiş, kadınların son dönemde en çok giydiği bilekli topuklu botların erkek için olanlarını biraz da giyilmesi zor olacak şekilde tasarlamış. Burada anmak istediğim bir şey daha var, bu 'parlak militan ' sürecinin en belirgin şeylerinden biri de politik televizyon gibi gezmenin ilk kuralı olan giyilmeyecek şeyleri artık giyebiliyor oluşumuz. Yani artık giyilmez denilen şeyleri giyerek, ki bizi temizleyen şey bu, gündemi yakalıyoruz. Onun elini tutarken de tişörtümüzün üzerinde Don't Panic, I am Muslim yazıyor mesela. Ne var, yazamaz mı?

John Galliano'nun Dior'da denediği şey daha çok konsept masallara osurmak olduğu için (uzun bir bkz: 2006 defilesindeki cüceler, şişkolar, dior erkekleri denen şeyi hayatımıza sokuşu ve bir türlü çıkaramayışımız-oradan da bir şey kaldı mesela: herkes Dior oğlanı olmak istiyor. Spor salonları kendine aynada dambıllarla 31 çekenlerle dolu) kendi markasında masasına sıçrayan gerçekleri bir bir kumaşa alıyor, sonra da saçlarını bir oraya bir buraya savuruyor. Adamın ne halde sahnede belireceği bile olay olduğu için, millet nefesini tutup bekliyor.

Denediği şeyler benim gibi oyuncak severler için ilaç gibi. Sabahın erken vakitlerinde uyanıp bunları düşünmeyi seviyorsanız, Vogue'u açın güzel güzel bakın. Sonra Andy'ye geçin, işin şifreleri oralarda bir yerlerde. Sid Vicious seviyorsanız kendinize bir deri mont alın, çıplak etinize giyin. İkinci el ise bedeniniz dijital çığlıklar atacaktır. Montun eski sahipleri etinizi dişliyor olabilir. Sonra altkültürhaneleri keşfedin, Modeselektor'un çaldığı yerlere gidin, oradan sizi bir sergi açılışına götüreceklerdir, oralara da gidin. Geceyi kapatmanın en iyi yolu da Bambi kaşarlı dürüm+portakal suyu.

Sizi temin ederim moda sanata nasıl sığdırıyor daha iyi anlayacaksınız. Günaydın Türkiye, hangi Ergenekon'daysanız, günaydın! Gerinmeyi unutmayın, o önemli. Benim çıkmam lazım, kedinin maması bitmiş.

*Ron Burnett, How Images Think? Cambridge Press, 2005 ya da İmgeler Nasıl Düşünür?, çev: Güçsal Pusar, Metis Yayınları, eylül 2007

Bonus:
http://www.eciad.ca/~rburnett/Weblog/
http://www.gokcencabadan.be/
http://cheapmonday.com/
http://www.johngalliano.com/

 



Anasayfa>>
Moda Bölümü>>

 

Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda | Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2008