
|
Water Drops on Burning Rocks - Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları
-Bana ihtiyacın yok ki!
-Ama senin bana var...
Aşk bir muhtaç olma durumu mu? Bir iktidar dengesi mi? Foucault'tan beri iktidarın her yere girmiş, her türlü ilişkiyi ele geçirmiş olduğunu biliyoruz; iktidar sınıfta, iktidar evde, iktidar sokakta ve günlük konuşma dilimizde bile kendini belli ediyor. Aşkta ise durum bir miktar daha gönüllü bir teslimiyet, razı olma durumu sanki. Birine muhtaç olmak, onun çekiciliğine karşı koyamamak, derin bunalımlar, cinsel kıpraşmalar...
François Ozon, Fransız sinemasının yaramaz çocuğu olarak ün yapmıştı; ilk filmi “Sit-Com” ile aile ilişkilerini kara-komedi ile epey dürtüklüyor, “Les Amants Criminels” ile Hansel-Gratel masalını cinayet, itaat, sado-mazoizm, iktidarsızlık, eşcinsellik üzerine bir gençlik hikayesi şeklinde anlatıyor, “8 Femmes” ile Fransızların her kuşaktan efsane aktrislerini sıraya diziyordu. Olgunluk çağı ürünleri muhteşem Charlotte Rampling'i başrolde tutuyordu: “Sous le sable” ve “Swimming Pool” onu ciddileştirmişti; ardından gelen “5x2” ve “Le Temps qui Reste” gibi filmler ile dinginleşti. Oysa bu film dingin/üzgün ve bir eşcinsele yakışacak denli melodramatik filmlerin rahatsız yönetmeni muhteşem Reiner Werner Fassbinder'in asla filmleştirilememiş senaryosundan uyarlanmıştı. Fassbinder filmleri hüznün, yalnızlığın, acımanın, muhtaç olmanın, tutkunun, mahvolmanın en yoğun, en kıvamlı hallerini anlatır. Bakışı kadınlara ve eşcinsellere yönelir ve onların sürüklendikleri çamuru acımasız bir soğukkanlılıkla ele alır. Keşke bir Tennessee Williams uyarlaması da çekseydi diye düşündürtür. Tiyatro yönetmenliği ve oyun yazarlığı da yaptığından oyun yönetimi de teatral bir gösteridir üstelik. Bir seven vardır bir de sevilen, sevgiye sahip olan ve bu nedenle güçlü olan; güçlü olanın acımasız, bencil, soğuk ve talepkâr oluşu karşısında seven her daim aciz ve mahva sürüklenendir; yoldan çıkarılıp terk edilendir. Fassbinder’in filmlerinden mutlulukla değil, karnınıza yediğiniz yumrukla uyanmak zorundasınızdır.
Elbet şimdiki senaryosu da bu seven/sevilen, ihtiyaç duyan ve güçlü olan ikilisini ele alıyordu. “Gouttes d'eau sur pierres brûlantes” yani “Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları”-Fassbinder uzun isimli filmleri severdi- iki erkekle açılıyor ve tek mekanda iki erkek, bir kadın ve bir transseksüelle son buluyor. Tam bir Fassbinder orkestrası yani; genç bir eşcinsel delikanlı, bir biseksüel olgun erkek, bir heteroseksüel genç kız ve bir transseksüel ile cinselliğin derin köşelerinden aşkın gizli koridorlarına açılıyoruz. İki erkekle başlıyor film, kız arkadaşı ile buluşacak olan genç, fevri ve kimseyi umursamayan Franz, 50li yaşlarında ve çekici görünmeyi hâlâ başaran Léopold'ün evine gelir. Franz, genç ve asidir; söz dinlemez, talep eder, kazanmayı sever. Onu kaslı bacakları, kızıl saçları ve yeşil gözleri için eve getiren Léopold ise fazla konuşmaz, soğuktur ve elbet ilgisini daha fazla belli edendir. Kısa zaman sonra Franz kız arkadaşına dönmek yerine geceyi Léopold ile geçirmeye karar verecek ve daha sonra da Léopold'ün evine taşınacaktır. İki erkeğin paylaştıkları cinsel arzunun zamanla bir hizmetçi-efendi ilişkisine dönüştüğüne de işte bu vesile ile şahit olcağızdır. Léopold, evin erkeğidir, ev onundur, ihtiyaçları o karşılamaktadır ve Franz'ı evine aldığına göre Franz onu memnun etmelidir. Giderek bencil, huysuz, çekilmez biri olur Léopold ama Franz ona aşık olduğundan itaat etmekten vazgeçemez. Hatta ilk gece siyahı sevdiğini söyleyerek Léopold'ün yeşil giymesi yolundaki önerisini tersleyen Franz, yeşil giymektedir artık. Léopold'ün çekilmez tavırları Franz'ı üzse de ses çıkaramamaktadır, kaybetme korkusuyla.
Léopold'ün iş gezilerinden birinde Franz, kız arkadaşı Anna'yı çağırır eve ve birlikte olurlar, ardından da birlikte kaçmayı planlarlar ama Franz, Léopold'ü terk edemez. Biraz sonra eve gelen Léopold ise Anna'ya ilgi gösterip onu Franz'ın elinden alacaktır. Üstelik Léopold'ün eskiden erkek olan ve Léopold'ü memnun etmek için ameliyatla kadın olan eski sevgilisi Vera da onlara katılacaktır. Léopold bir grup seks için herkesi odaya davet ettiğinde ilkin Franz'la arasında geçer yazının başındaki diyalog; sonra Léopold'ün aslında sadece Anna ile seviştiğini görüp salona Franz'ın yanına geçen Vera ile...
Léopold arzu merkezidir, muhtaç olunan ve güçlü olandır. Gücünü başkalarının ona duyduğu ve karşı koyamadıkları arzudan, sevgiden alır ve bunu kullanır. Geri kalanlarsa Franz ve Vera gibi mutlu olmak için ona ihtiyaç duyanlar, muhtaç olanlardır. Franz'ın aşkına karşı koyamayıp, üstelik karşılık bulamayıp Léopold'ü terk etmek için geriye kalan tek ve kesin seçeneği yani intiharı tercih etmesinin ardından Léopold'ün hâlâ Anna ile sevişmeye devam etmesi işte bu güç dengesinin çıkmazlığıdır. Zaten filmin sonunda Vera'nın belki biraz hava almak, belki de kaçıp kurtulmak için pencereyi açmak için tüm gücüyle pencereye asılmasına rağmen açamaması ve evden asla dışarıya çıkmamış olan kameranın ilk defa evi/pencereyi ve Vera'yı evin dışından göstererek uzaklaşması da bu nedenledir; kaçamadığımız, kurtulamadığımız, esiri olduğumuz, muhtaç olduğumuz aşk, erkek, tutku...
Filmin çok neşeli fragmanı oysa daha keyifli bir hikaye vaat eder gibiydi değil mi(eğer izlediyseniz)? François Ozon'un araya serpiştirdiği Almanca şiirler ve şarkıların yanında bu dörtlünün dans ettiği sahne “Tanze Samba mit mir” eşliğinde çok eğlenceli ve Ozon'un ilk yıllarındaki pervasız anlatımına uygun. Ve gariptir filmin genel havasını hiç bozmuyor bütün bu eğlenceli anlar. Oyuncu kadrosu da fena değil gibi hani, teatrale uygun ve ama eğlenceli oyunculuklar var. Ozon'un daha sonra bir çok kereler filmlerinde oynatacağı Ludivine Sagnier'i gencecik ve güpgüzel bir kadın olarak göz alırken Léopold rolünü eğer Fassbinder çekseydi ve her ikisi de yaşasaydı Dirk Bogarde'nin oynayacağından emin olduğumuz için daha çekici birini aramadı değil gözlerimiz. Gene de olsun diyoruz; parlak renkler, şiirler, şarkılar, ufak bir dans partisi ile dolu olan bu filmi izleyip Fassbinder'i anmak lazım diyoruz...

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|