Ensemble, c’est tout - Bir Aradayız, Hepsi Bu

Audrey Tataou, öyle müthiş güzel, çekici, seksi bir hatun değil ama zannetmiyorum ki Amelie’yi izleyip de ona aşık olmamış, sempatikliğine ve tatlı gülümsemesine hayran kalmamış bir erkek olsun. Artık 32 yaşını devirmiş olan Tataou, minyon tipli olmasının verdiği avantajla halen Amelie’deki çocuksu havasını muhafaza etmekte. Romantizmin ve komedinin iç içe geçtiği (bana Hollywood filmlerini anımsattığı için romantik-komedi demeyi reddediyorum) filmlerin dışındaki tarzlarda bile sıcak yüz ifadesiyle filmlere ılımlı bir hava katmaya devam ediyor. Kısaca bu filmler bir “Feel Good Movie” olmasa bile Tataou, bizim kendimizi iyi hissetmemize yetiyor.

Anna Gavalda’nın romanından uyarlanan “Bir Aradayız, Hepsi Bu”, bu kategoriye giren tipik bir film. Fransızlara özgü mesafeli bir sıcaklık taşıyan film, karakterler arası ilişkilerin yavaşça örülmesine rağmen 3 başrol oyuncusunun sıcak performansları ve Fransız Filmleri’ne ön yargılı yaklaşanların bile seveceği öğeleriyle son dakikasına kadar sıkmadan, yüzünüzde manasız bir sırıtışla kendini izletiyor. Sonda söyleyeceğimi başta söyledim o yüzden bir sonuç paragrafı beklemeyin.

Gavalda’nın romanını çok beğenen yönetmen Claude Ferri, “bunun filmini çekmem gerek” deyip kolları sıvamış. İyi de bir iş çıkarmış; dayandığı materyal sağlam olsa da belki başkasının elinde çok kolay harcanacak bir çalışma olabilirmiş. Ama Feri, karakterlere ayrı bir önem atfettiğinden, onların ilişkilerini ilmek ilmek dokuduğundan başarısızlığa düşmüyor. Çarçabuk olayları geçiştirmeyip bir yandan da içimizin bayılmasına izin vermiyor. Durağan olsa da çaktırmadan yarattığı dinamik bir havası da var filmin.

Aynı çatı altında yaşamaya başlayan 3 karakterin(Camille, Philibert, Franck) hem boğuşmak zorunda oldukları kendi sorunlarına, hem de birbirleriyle ilişkilerine tanıklık ediyoruz. Tertipli düzenli bir adam olan Philibert, taktığı papyonun da etkisiyle biraz itici kalıyor. Zaten Camille ile Franck’in arasındaki ilişkinin başlayabilmesi için bir köprü görevi görüyor gibi biraz. İkilinin nefret ile başlayan romantik ilişkileri ancak filmin ikinci yarısında ortaya çıkma şansı buluyor. Yazar, herhalde Philibert’in buna engel (bir aşk üçgeni söz konusu değil. Hikayede kapladığı yer açısından bir engel) olduğunu düşünmüş olacak ki “artık şu aşk meşk işlerine gelelim” diyerek onu kendi yoluna gönderiyor. İsabet de olmuş, ben adamı oldukça gereksiz buldum.

Haftada 6 gün çalışıp izin gününde de anneannesine bakmak zorunda kalan Franck ile Camille arasında da uzun süre gelişmeyen ama sonradan bir anda alevlenen bir ilişki var. Franck’in anneannesinin de ikisi arasındaki ilişkiye sağladığı katkı tartışılamaz. Firmine Richard’ın karaktere kattığı sıcaklık da öyle. Bu yüzden Philibert’ten daha gerekli bir karakter olmuş.

“Jeux d'enfants” ve The Beach’i izlemiş olanların aşina olduğu Guillaume Canet, hem Fransızcası’nın hem dış görünüşünün verdiği etkiyle hem de başarılı oyunculuğuyla seyirciyi en az Audrey Tatou kadar etkisi altına alıyor. Kızın sadece “takılmak” istediği adamınsa aşk yaşamak, belki bir yuva kurmak hayaliyle yaşadığı pek sık karşılaşmadığımız bir durum var ortada. Bundan dolayı kalbi kırılan Franck rolüyle Romantik Filmler Festivali’nde ödül alması haybeye değil, Canet’in. Birçok kızın “ay canım ya” şeklinde içinin gidebileceğini öngörmek de zor değil. Tataou ile aralarındaki uyum da tahmin ettiğimden daha iyi.

Audrey Tataou ise Aneroksia hastası bir kızı canlandırmasına, erkek gibi kestiği kısa saçlarına ve sıska vücuduna rağmen aynı çekiciliğini, nahif yüz ifadesini koruyor. Gene o hanım hanımcık duran tavırlarıyla bizi büyüleyen Tataou’yu her daim beyazperdede görmek en büyük arzumuz. Daha önce belirttiğim için toparlama kısmını kısa kesiyorum: “Bir Aradayız, Hepsi Bu”, keyifli bir film. Ama hepsi bu…



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010