Gelecek Program
Tatil bitti, okullar açıldı, hatta havanın delirdiği şu günlerde kış geldi desek yerdir. Özellikle Ağustos Ayı’nda sinema açısından oldukça kısır geçmiş yaz sezonunu gerilerde kaldı ve biz de gözlerimizi şu anda en yakın tarihteki Filmekimi gibi festivallere ve ödül törenlerine çevirmiş durumdayız. Tahminler şimdiden başladığı için önümüzdeki aylarda gösterime girecek ve Oscar yarışında adını şu ya da bu şekilde duyabileceğimiz yapımlara göz atmakta yarar var dedik. Sayacağım filmlerin neredeyse hepsi henüz törenin yapılacağı Amerika kıtasında bile doğru düzgün gösterime girmedi; yalnızca bazı festivallerde isimlerini duyabildik. Birçoğunun en azından 1-2 adaylık kapacağını tahmin etmek hiç de zor değil; çünkü bu seneki filmler fazlasıyla Oscar kokuyor. Neredeyse hepsinin yönetmeni, senaristi veya oyuncuları ya daha önce heykelciği kucaklamışlar ya da en azından adaylıkları var.
Revolutionary Road: Yarışın en güçlü adaylarından biri olduğunu söylemek için filmlerden anlamak ya da müneccim olmak gerekmiyor. 5 Oscar’lı “American Beauty”nin ödüllü yönetmeni Sam Mendes ile 11 Oscar’lı “Titanic”in ekibi bir araya gelirse ne olur? Daha önce ödülü kucaklamış Kathy Bates, her filminde daha da kendini aşan 3 adaylığı bulunan Leonardo ve 5 kez aday gösterilip bu sene şeytanın bacağını kırmayı planlayan Kate Winslet’tan bahsediyoruz. Üstelik Akademi’nin dönem filmlerine özel bir ilgisinin olmasının yanı sıra, Richard Yates’in çok iyi eleştiriler almış romanından da uyarlandı. Daha ne olsun?
The Reader: Kate’in bu seneki ikinci bombası olmaya aday film. Birinden biriyle elbet bir adaylık kapacak gibi duruyor. E yönetmen de çektiği en önemli iki filmi Billy Eliot ve The Hours ile 2 kez Oscar’a aday gösterilmiş Stephen Daldry olunca elde edeceği başarıyı ön görmek zor değil.
Curious Case of Benjamin Button: Zodiac ile Se7en tadında bir seri katil hikayesi bekleyenleri hayal kırıklığına uğratan ama bana göre işleniş açısından türevlerinden çok daha özgün bir iş çıkaran David Fincher, CCoBB’ın leziz fragmanından anladığımız kadarıyla bu yıl adından epey bir söz ettirecek. Yaşlı doğan ve tersine yaşlanan Benjamin Button’ın öyküsünün anlatılacağı film, Fitzgerald’ın aynı isimli kısa hikayesinden uyarlandı. Peki senarist kim? Eric Roth. Yani? Yani uyarlamalar konusunda başarılı referanslara sahip bir adam (Forrest Gump, The Insider, Munich). Brad Pitt, Cate Blanchett ve Tilda Swinton’ın da kadrosunda bulunduğu şu film kötü çıkarsa bu satırları da yerim.
The Argentina/Guerilla: Steven Soderbergh’in “yetti bu Ocean serisi” deyip devrimciliğe soyunarak birbirinin devamı halinde beraber çektiği iki film, tek filmmiş gibi Cannes yarışına sokulmuştu. Soderbergh veya filmi herhangi bir ödül kazanamasalar da Benicio del Toro Altın Aslan’ı kucaklamıştı. Che Guevera’nın yaşamının belli dönemlerini anlatan bu iki filmden hangisinin Oscar yarışına gönderileceğini ve Soderbergh’in bir adaylık elde edip edemeyeceğini bilmiyoruz ama Benicio del Toro’nun iki Oscar’lı oyuncular arasına katılması pek de imkansız değil sanki?
Synecdoche, New York: Charlie Kaufmann’ın Hollywood’un en ilginç senaristlerinden biri olduğu ve acayip senaryolara imza attığı konusunda hepimiz hemfikiriz zannedersem. “Being John Malkovich” ve “Adaptation” filmleriyle heykelciğe çok yaklaşan Kaufmann, Michael Gondry ile beraber yazdığı “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filmiyle muradına ermişti en nihayetinde. Kendi yazdığı senaryosunun yönetmenliğini de üstlenen Kaufmann bu kez daha büyük oynuyor. Philip Seymour Hoffman, Catherine Keener, Samantha Morton, Michelle Williams ve Emily Watson’lı kadrosuyla yarışa hazır gibi..
Burn After Reading: Geçen yıl “No Country for Old Men” ile uzun süredir hak ettikleri ödüle erişen Coen Biraderler’in bu sene tekrar aday olmalarını beklemek için fazla iyimser olmak gerekiyor sanırım. Ama uzun bir aradan sonra başarılı oldukları kara komediye geri dönüş yapan kardeşlerden azını beklememek lazım. Hele George Clooney, Brad Pitt, Tilda Swinton, John Malkovich ve Frances McDormand gibi oyuncular varken. McDormand yardımcı rolde ikinci kez ödüle neden uzanmasın hatta?
Australia: Çoook uzun aralıklarla film çeken epi topu 4 film yapmış Baz Luhrmann, nihayet “Moulin Rouge!”dan bu yana beklediğimiz yeni filmi Australia ile yarışa girmeye hazırlanıyor. Avustralya topraklarının bunca yıl sonra bile halen gizemini koruduğunu ve memleketiyle ilgili yanlış bilinen şeylere biraz olsun açıklık getirebilmek için böyle bir film çekme ihtiyacı hissettiğini söyleyen Luhrmann, Avustralya’lı iki oyuncu, gözdesi Nicole Kidman ve Hugh Jackman’ı da yanına alarak epik bir hikayeye girişti. Kidman’ın onca estetik ameliyattan sonra yüz mimiklerini hala kullanıp kullanamadığını görmemiz için birkaç ay daha beklememiz gerek.
Frost/Nixon: “A Beautiful Mind” ile kazandığı ödülün ardından “Cinderella Man” gibi çok iyi bir film çekmiş olmasına rağmen Akademi tarafından sallanmayan Ron Howard, bu kez siyasi bir meseleyle karşımızda. Neyse ki, bu kez yanında “The Queen” ile aday olan senarist Peter Morgan da var. İngiliz Tv muhabiri David Frost ve eski Amerikan başkanı Richard Nixon arasında 70’lerde geçen söyleşiler üzerinden Watergate Skandalı’na odaklanan film, Broadway’de uzun süre oynanan oyunun uyarlaması. Oyunda da aynı rollerde yer alan Michael Sheen ve Frank Langella yapımı daha da güçlü kılıyor. İkisinin de aday olma ihtimali oldukça yüksek.
Milk: Gus van Sant, kendine has sinemasal anlatımının dışında pek fazla film çeken bir yönetmen değil. Hatırlarsanız geçen sefer bunu yaptığında “Good Will Hunting” ile aday olması pek de zor olmamıştı. Bütün bahisler Milk ile ikinci kez bağımsız tarzının dışına çıkan Sant’ın ikinci adaylığının uzak olmadığını söylüyor. 77 yılında California’da bir belediye meclisine seçilerek Amerika’da herhangi bir devlet ofisine seçilen ilk gay olan Harvey Milk’in hayatından bir dönem anlatılacak olan filmde, role cuk oturduğundan en ufak bir şüphe duymadığımız Sean Penn yine döktürecek sanırız ki. 5. Oscar adaylığının banko olduğundan şüpheniz mi var yoksa?
The Soloist: İlk önemli filmi “Aşk ve Gurur” uyarlamasıyla, dikkatleri üzerine çeken, ardından gelen “Atonement” ile adından uzun süre söz ettiren genç İngiliz yönetmen bu kez ülkesinin topraklarından çıkıp yeteneği keşfedilen birçok yabancı yönetmen gibi kendini Amerikan film endüstrisinin göbeğinde buluyor. Belki İngiliz oluşundan dolayı biraz daha mesafeli yaklaşan akademi, bence büyük bir haksızlık yapıp Joe Wright’a adaylık vermemişti. O yüzden bu sene Wright, Oscar’a daha yakın duruyor. Bu sefer yanına usta oyuncuları da almış. Robert Downey Jr.’ın sonunda ödülüne ulaşması en büyük temennim. Jamie Foxx ve Katherine Keener’ın adaylık kapmaları kimse için şaşırtıcı olmayacaktır.
Doubt: John Patrick Shanley’nin kendisinin yazdığı Tony Ödülü kazanan aynı isimli tiyatro oyunundan uyarladığı ve yönettiği film, fragmandan anlaşıldığı kadarıyla aynı bir tiyatro oyunu titizliğinde çekilmiş, diyaloglar ve oyuncuların güçlü performansları üzerine kurulu bir yapım olacak. Akademin aday yapmaktan bıkmadığı Merly Streep, “Mamma Mia!” sınavını veremezse bundan aday olacağı kesin. Philip Seymour Hoffman ve Kodak Tiyatrosu’na ayağı alışan Amy Adams ise yardımcı rollerde oldukça güçlü adaylar.
Blindness: “City of God” ile üstün bir başarıya imza atan ve aldığı Oscar ile de bu başarısını taçlandıran Fernando Meirelles, José Saramago’nun aynı isimli çok satan romanı Blindness’ı beyazperdeye uyarlar da gözden kaçar mı? Önceki filmiyle yabancı dilde çekilmiş olmasına rağmen yönetmenlik dalında adaylık kapan Meirelles, bu sefer de bir o kadar yakın. Yeniden harika bir dramaya imza atacağı su götürmez. Artık habire aday gösterilmekten bıkmış ve ödülünü bekleyen Julianne Moore ise bu kez de adaylıkla yetinmek zorunda kalacak gibi. Görmek için Filmekimi’ne kadar sabretmemiz gerekiyor.
Vicky Cristina Barcelona: Bir süreden beri klasik mekanı New York’ta film çekmeyen, İngiltere semalarında gördüğümüz Woody Allen, o zamandan beri kendine has tarzını, zeki, taşlamalı diyaloglarını, ince esprilerini aratır olmuştu. Yeni filmi için kalkıp İspanyalara giden Allen’ın bu sefer eski kimyasını tekrardan yakaladığı ve kurnaz diyaloglarıyla bilhassa Akdeniz insanını fena yakaladığı söyleniyor. O, akademiyi takmasa da Orijinal Senaryo dalında şansının pek de az olduğu söylenemez. Geçen sene ödülünü alan Javier Bardem adaylığa uzak dursa da Penelope bir sürpriz yapabilir belki. Hiç olmazsa Rebecca Hall, Scarlett Johannson ve Penelope Cruz gibi güzel aktrisleri bir araya getirdiği için Allen’a şükranlarımızı sunmalıyız. Yine şanslıyız ki önümüzde Filmekimi var.
Body of Lies: En son “American Gangster” ile iyi bir gangster filmine imza atmış olan usta Ridley Scott, fetiş oyuncusu Russell Crowe ile yeniden bir araya gelirken, Leonardo DiCaprio ile de ilk defa çalışma şansı yakalıyor. Bu üçlünün ortaklığının nasıl bir meyve verdiğini görmemiz için bizim iyi ihtimalle yıl sonunu beklememiz gerekiyor.
Changeling: Clint Eastwood’un ilk gösterimi Cannes Film Festivali’nde yapılan son filmi Changeling, oğlu kaybolduktan sonra bulunan çocuğun kendi oğlu olmadığı konusunda direten bir annenin yaşadıklarını anlatıyor. Gerçek bir olaydan esinlenen hikayeyi, Eastwood’un sinemacılığını konuşturarak aktardığından eminiz de her çektiği filmini bağrına basan Akademi’nin de bir sınırı vardır artık herhalde diyorum. Eastwood’a artık adaylıkları, ödülleri o kadar bol keseden dağıtmayacaklardır. Gene de Angelina ve John Malkovich’in şansları olabilir. Angelina da çok mu kilo verdi ne? Çökmüş sanki. Teheey nerede o eski Jolie. Yaşlandı tabii…
The Road: Bilmiyorum “Romulus, My Father”ı izlemiş miydiniz ama Kodi Smit-McPhee tüm izleyenleri hayran bırakmıştı. Uzun süredir bir çocuk oyuncuya bu kadar kanımın kaynadığını hatırlamıyorum. Bu sefer Viggo Mortensen ile kamera karşısına geçen McPhee, Akademi’nin çocuk oyunculara sempatisinden faydalanıp adaylık alabilir. Mortensen da dramatik yönü oldukça ağır basan filmi sırtlayıp götürdüyse onu da es geçmezler gibi. Kaldı ki Charlize Theron ve Guy Pearce da yan rollerdeler. Nasıl bir film olacağı konusunda pek atıp tutamıyoruz. İlginçtir gösterimine 2 aydan az bir süre var ve daha fragmanı bile ortada yok.
Happy-Go-Lucky: Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Sally Hawkins’e En İyi Kadın Oyuncu Ödülü getiren film, pozitif havasıyla geçen seneki Juno ya da ondan önceki Little Miss Sunshine gibi belki aradan sıyrılıp ciddi adayların arasında kendine bir yer edinir. Yönetmen Mike Leigh’in 5 Oscar adaylığının üçünün senaryo dalında olduğunu düşünürseniz “en iyi orijinal senaryo” dalında genelde daha bağımsız yapımları seçen Akademi için doğru bir tercih olacaktır. Sally Hawkins’in şansı da bir hayli yüksek ayrıca.
The Wrestler: Son olarak, son filmi “The Fountain” ile karışık eleştiriler alan ama son filmi The Wrestler ile Venedik Film Festivali’nden ağzı kulaklarında dönen Darren Aranofsky var. Venedik’te de olduğu gibi Kodak’ta da mutlu mutlu poz verirken görürsek şaşırmayalım. Son yıllarda çöküşe geçen kariyeri yeni yeni toparlanan Mickey Rourke ve aldığı Oscar sonrası kariyeri pek parlak gitmeyen Marisa Tomei için bir dönüşün de habercisi olabilir.
Kısaca bu sene Oscarlar yarışacak olan filmler açısından geçen senekine göre daha renkli geçeceğe benzer. Umalım da tören de öyle olsun (O ne sıkıcı törendi yahu!). Aday olsunlar olmasınlar sonuç olarak oldukça hareketli bir sezon bizleri bekliyor. Gerçi biz çoğunlukla birkaç ay gecikmeli izliyoruz ama olsun.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|