The Walkmen - You & Me
Bazen artık bir şeyleri söylemenin anlamsızlığında bir köşeye çekilirsiniz. Köşeden insanları izlerken, kendi kendinize ve hatta kendi sesinizi bile duyamayacak şekilde, subliminal mesajlar vermek istercesine mırıldanırsınız. Demek istediğim Rabbit In Your Headlights klibindeki orasına burasına arabaların çarptığı adamın sayıklaması gibi. Eminim onun da derdi aynıydı. Artık kendisini kimsenin umursamadığı ve bir noktada artık başkalarını umursamaz hale geldiği bir zamanın birkaç dakikalık önizlemesiydi. Adamın sonunu hepimiz biliyoruzdur tahminimce. Kendisini onun yerine koyup da sonunda büyük bir ego patlaması yaşayan bir tek benmişim gibi düşünmek çok korkutucu geldiğinden öyle görmek istiyorum belki de bilemiyorum. Velhasıl söz konusu ruh halindeyken, belki de bir nebze o klipteki adamın kaya gibi sertliğine ulaşabilmek için, en hassas zamanlarımızı mırıldanarak geçiriyoruz ki güç toplayalım. Tam böyle bir zamanda, sadeliğin hüküm sürdüğü, yaprakların parlak yeşilden mütevazi kahverengimsi kırmızıya dönüştüğü, bu mütevazilik karşısında güneşin çiğ ışığını göstermekten adeta utandığı, hepimizin yaz yorgunluklarından çıkıp sanki yeni bir yıla başlıyormuşçasına hazırlıklar yaptığı, okulların açıldığı, kalıcı olan her şeyin yazın geçici havasından sıyrılıp kaldığı yerden devam ettiği bu mevsimde, harika bir albüm bizi olduğumuz yerde yarenlik yapmak için kulağımıza doğru bir yolculuğa çıktı. Albümün sahibi The Walkmen'di; adı ise "You & Me".
Yukarıdaki kocaman paragrafı yazmamın sebebi, şu anda ve son birkaç haftadır neredeyse aralıksız dinliyor olduğum bu albüm, yaprakların mütevaziliğini taşıyor diyebiliriz. Kendine has ses tonuyla Hamilton Leithauser ve ekibi olarak küçük yaşlardan itibaren taa Washington'lardan icra etmeye başladıkları müziği hayatlarının bu dönemlerinde olabildiğine kendine özgü bir hale getirmişler. New York'lu grubun ilk kayda değer çıkışı 2004 yılındaki Bows & Arrows albümlerinden The Rat ile oldu. Artık masif şekilde radyolarda rastlanan bir grup haline gelen The Walkmen'in bu zamana kadar sessiz kalması ise şaşırtıcıydı. Sonunda dördüncü albümleri olan You & Me Temmuz ayında Amerika'da ve Ağustos'tan itibaren de Avrupa'da yavaş yavaş raflardaki yerini aldı.
Grubun sözlerinin tüm albümü en az müzik kadar ilerleten bir yapısı var. Birbirlerini tamamlamak için yapılmış gibi gelmiyorlar kulağa. Aksine sanki iki ayrı parça olarak birbirlerinden habersizce yaratılmış iki taraf da. Nitekim müzik gayet durgun ilerlerken, Hamilton'ın bağırışları esnasında veya tam tersi sözkonusuyken albüme dair kesinlikle herhangi bir uyumsuzluk hissetmiyorsunuz. Albümün ilk şarkısı olan Dónde está la Playa açılışı Hamilton'ın sakin sesi ve sessiz ama sanki canlı dinliyormuşsunuz hissi veren bir tonla yapıyor. Frontman'imiz önce savaşa geri döndüğünü, hemen arkasından da bavulunda hala kum, dişlerinin arasında da hala tuz olduğunu söylüyor. Tam bu noktada albümün neden Sonbahar arefesinde çıktığını anlıyorsunuz. Yine dalga dalga ilerleyen, grubun eski enstrümanlara olan ilgisinden dolayı vintage diye nitelenebilecek bir kayıttan çıkma olduğunu ilk şarkıdan belli eden You & Me'nin, On the Water'a kadar o hüzünlü havasından çıktığını söyleyemeyiz belki ama Hamilton'ın bağıra çağıra, sesini sanki eskiden beri oturduğu o adresten birkaç kıta ötesine duyurmak istercesine söylediği In the New Year, ancak bir The Arcade Fire şarkısında vakıf olabileceğiniz o coşkulu hisse sürüklüyor sizi. The Blue Route'a kadar kendiliğinden ilerleyen şarkılar da aslında dinleyiciyi bu şarkıya hazırlama niyetiyle yazılmış gibi. "Sana ne oldu?" diye soruyorlar; siz de hemen cevap vermek istiyorsunuz ama olmuyor zira sözleri ağzınıza tıkan, tüm bahaneleri savuşturan sözlere sahip bu şarkı. Eskiden hayallerine, bugünlerde ise rutinlere bağlı kalarak yaşıyormuş hissine sahip olan insanlar için biraz vurucu sayılabilecek bir şarkı bu. Albümün tam bu anına kadar yarı coşkulu yarı hüzünlü ilerlerken, karşınıza I Lost You gibi, en az ismi kadar acıtan bir şarkı geliyor. Bunu yaparken de tekdüze giden bir yolda bir anda karşınıza çıkan kavislerden kurtulma çabalarındaki panik hissine bürünüyorsunuz. Uzun uzun beklettiğiniz sevgilinizi nasıl sıktığınızı farkediyor ve onun en sevdiğiniz şeyken, artık yanınızda olmamasının somut nedenleriyle yüzleşiyorsunuz. The Blue Route'ta bahsedilen, ruhunuzu kaybedip sürekli tekrarını yaşadığınız o ilk gün bir arabanın arka koltuğunda bilinçsizce uyurken aklınıza geliyor ve bu nedenle yolun sonuna geldiğinizde "O"nu kaybetmemek için ayık kalmanız gerektiğini anlıyorsunuz ama bazılarımız için çok geç belki de... Albümün son şarkısı ise If Only It Were True, o çok geç kalanlar için hakikaten de bir son şarkı oluyor. Artık hayal kurduğu zamanlar dışında rutin olandan uzaklaşamayanların, hayallerine doyduklarında kaybettikleri "O"nu hayal ederek ölebileceğini de görüp kocaman iç geçiriyorsunuz ve ancak Dónde está la Playa'nın sakin girişine kendinizi tekrardan teslim etme fikri sizi rahatlatıyor.
Dinlerken bu tür geri dönüşleri sonlandırmak istemeyeceğiniz, aksine dinledikçe daha çok tüketmek istediğiniz bir albüm You & Me. Her dinleyişte başka bir yerine takıldığınız sözler ve müzikler şarkıları her daim yeşil kılıyor. Albüme kış hiç gelmiyor, kar hiç yağmıyor. En fazla yağmur belki ama o da albümü gittikçe daha parlak ve canlı gösteriyor. Böylelikle The Rat ile yakaladıkları çıkışı bu albümle daha da yükseklere taşıyan The Walkmen belki de 2008'in son çeyreğine yaklaşmışken, yılın en iyi albümlerinden birine imza atıyor

Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>
|