Isır Beni!: Sinemada Vampirler

Vampir filmleri hep ilgimizi çekmiştir; aristokrat ve korkutucudan öte, çekici bir yön verme eğilimimiz vardır vampirlere. Korkutucu oldukları muhakkak ama reddedemediğimiz bir garip cazibeleri de var onların, nedense.

Vampir hikayeleri, Orta Avrupa folku ile özdeşleşse de Antik Yunan, Mısır ve Hint anlatılarında da rastlanan bir olgudur, hatta Habil ile Kabil öyküsünden hareketle dahi vampirlerin kökeni açıklanmaya çalışılır. Efsaneye göre Tanrı, Habil ve Kabil'den kurban ister; Habil çok sevdiği kuzusunu, Kabil ise meyve ve sebzeleri verir. Tanrı Habil'in hediyesini beğenirken, Kabil'inkini reddeder. “Bana en sevdiği şeyi verdi” diyerek açıklar bunu Tanrı ve Kabil en sevdiği olan Habil'i öldürür; “Tanrı'ya en sevdiğim şeyi veriyorum.” Bu ilk cinayettir, ardından Kabil bu günahı sebebiyle lanetlenir; devamlı kana susayan, ağzına aldığı normal yiyecekler toprağa dönüşen, hiç ölmeyendir artık Kabil; onun soyundan gelenler de aynı kaderi paylaşır.

Orta Avrupa folku ise vampir hikayelerini bir miktar kurt adam hikayeleri gibi almıştır. Nedeni anlaşılamayan tıbbi bir rahatsızlığı doğaüstüne bağlama ihtiyacı ile şekillenen bir efsane halini almıştır. Dinin güçlenmesi ile dini semboller de efsaneye yedirilmiştir. Bunların yanı sıra dönemin siyasi atmosferine uygun olarak kimi siyasi göndermeler de mevcuttur; hepimizin malumu ki vampirler aristokrasiyi temsil eder. Aristokrasinin ahlaksız, köylüyü sömüren, zevk içinde yaşayan tasviri vampirlerin de tasviri olmuştur. Elbette Vlad Tepes, Elisabeth Bathory, Giles de Rain gibi canilik örnekleri de bu göndermeye çokça yardımcı olmuştur.

Sinemanın bu konudaki ilk en büyük başarısı Alman dışavurumcu yönetmenlerin korku filmi örnekleriyle, özellikle Murnau'nun “Nosferatu”su ile olmuştur. Vebayı geri plana alan, siyah-beyaz uyumu ve estetiği zarifçe kullanan, vampirin duygusal olarak tasvirine meyleden bu örnek daha sonra defalarca tekrarlanacaktı. Hatta aynı filmin bir adet de Werner Herzog versiyonu sunulacaktı on yıllar sonra. O zamanlar vampirlerin pek çekici oldukları söylenemez elbet, daha hayvani, daha tiksindirici idi vampirler ve vampirlerle ilgili her şey. Uzun beyaz yüzleri insanı cezp etmekten ziyade midesini bulandırırdı. Belki de vampir olabilecek en iyi şey Bella Lugosi idi, elbette o efsanevi Christopher Lee gelene dek.

“Her zaman Drakula'yı yalnız, gizemli ve çekici biri olarak düşündüm ve ona göre oynadım.” diyecek olan Christopher Lee, etkileyici bir vampir portesi çiziyor ve günümüzdeki vampir algısına ön ayak oluyordu. Yalnız ve çekici olan vampirlerin çağı belki de onunla başlamıştı. Hatta aynı zamanlarda Andy Warhol'un da Udo Kier'li “Blood for Dracula”sı, vampirlerin nasıl olup da popüler kültür içinde bir ikonaya dönüşebileceklerinin görüntüsüydü. Zamanla alışmaya hatta sevmeye başladık bu vampirleri. Onların gücü, çekicilikleri, soylu kanları, vahşi doğaları bizim için cazip öğeler olmaya başladı. Hatta vampir tasvirleri de değişiyordu yavaş yavaş; Çirkin, soluk benizli ve uzun suratlı, hayvansı yaratık olmaktan çıkmış Christopher Lee'nin dediği gibi yalnız, gizemli ve çekici varlıklara dönüşmüşlerdi. Daha evvel dini ve tıbbi(veba) alt metinlere uygun olarak düşünülen filmler zamanla alt metin değişimine de uğrayacaktı. Dini öğelerin etkisi hafifleyecek ve veba tehdidi ortadan kalktı kalkalı daha derin psikolojik incelemelere yönelinicekti. Zombi filmlerinin gore üstadı yönetmeni George Romero'nun “Martin” filminde açıkça görülebilir bu yönelim. Dönemin kült yazarlarından Richard Matheson'un “Kan Oğlu” öyküsünden izler taşıyan bu filmde kendini 87 yaşında bir vampir sanan Martin isimli gencin babaannesinin takma dişleri vasıtasıyla işlediği vampirane cinayetler konu alınırdı. Kısmen Hitchcock'un Psycho'su ile akrabalık taşıyan film, vampirlik olgusunu psikolojik düzlemde ele alıp, başrole sıradan bir genci oturtarak aslında seksenlerin gençlik-vampir filmlerine yol da gösteriyordu.

Seksenlerin vampirleri elbette seksenler gibiydi; pop, vahşi ve hırslı. Tonny Scott'un henüz ilk yönetmenlik denemesi olan “The Hunger” ile Catherine Deneuvre'u vampir olarak önümüze sunması, üstelik David Bowie ve Susan Sarandon'ı da işin içine katması yeterli değilmiş gibi dönemin yeni vebası AIDS'e de gönderme olduğunu düşündürten bir vampirlik-hastalık ikilisi oluşturması elbet o dönem için pek kabul görmemişti ama filmin değerini şimdi daha rahat anlıyoruz. Ancak seksenlerin asıl vampir kozu elbette “The Lost Boys”du; “Sleep all day. Party all night. Never grow old. Never die. It's fun to be a vampire.” diyerek sinemaya gençleri çeken film motosikletli, maceracı bir vampir çetesini ele alıyordu. Komediye de göz kırpan film bu motorlu genç vampirler ile vampir mitini modernize etmekle kalmıyor seksenlerin uzun saçlı asi rock çocuklarına selam gönderiyordu.

Aynı yıl çekilen “Near Dark” ise karavanla Amerika'da dolaşan bir vampir çetesini perdeye taşıyacaktı. Toplumdan dışlanmış, yalnızlaşmış ve vahşileşmişti vampirler; “büyükler beni anlamıyor” diyen ergenler için mükemmel birer modeldiler. Coppola'nın seksi Dracula uyarlaması da pop-vampir filmlerinden biriydi, sonuçta Keanue Reeves, Winona Ryder, Anthony Hopkins gibi dönemin en gözde oyuncularını sıralayan bir casting ve bol erotizm ile perdeye gelen bir uyarlamaydı; Gary Oldman'ın o korkutucu olmaktan öte tapılası olan Dracula yorumu da cabası. Neil Jordan'ın vampirleri, Tom Cruise, Brad Pitt ve Antonio Banderas'ı da aynı yakışıklı casting çalışmalarından biri olarak görmek mümkün.

Oysa paralel olarak vampir filmlerinde vampir avcılığı da işleniyordu; daha sonra aynı isimli bir televizyon dizisi olarak daha da başarılı olacak olan “Buffy: The Vampire Slayer” filmi kadar “Blae” uyarlaması, “Van Helsing” filmi ve hatta “Vampire in Brooklyn” filmi dahil, vampire olduğu kadar vampir avcısına da odaklanıyordu. Hatta kimi filmlerde vampirlerin hayvani görünümlerini yeniden edindikleri görülüyordu. Ancak bütün bunlar zihnimizdeki çekici vampir olgusunu kırmaya yetmemişti; Anne Rice'in Vampire Chronicles isimli yedi romanlık serisinin Lestat'ı, halen zihinlerimizdeki acı çeken, incinen, tutkulu, çekici vampir gölgesi olarak yerini koruyor.

 



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010